
Sefiller — Geniş Özet
Victor Hugo
1862
Bookinton — Geniş Özet ve İnceleme
Victor Hugo — Geniş Kapsamlı Özet ve İnceleme
GİRİŞ: ROMAN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
Sefiller (özgün adıyla Les Misérables), Victor Hugo’nun 1862’de yayımlanan, dünya edebiyatının en büyük, en kapsamlı ve en etkili romanlarından biridir. Beş kısım, kırk sekiz kitap ve üç yüz altmışı aşkın bölümden oluşan, bin beş yüz sayfayı aşan bu dev eser, tek bir cümleyle özetlenebilecek kadar yalın bir çekirdek taşır: Bir somun ekmek çaldığı için on dokuz yılını kürek cezasında geçiren bir adamın, tek bir merhamet hareketiyle dönüşmesi ve ömrünün geri kalanını iyilik yaparak, ama geçmişinden kaçarak yaşamasının öyküsü. Ne var ki Hugo, bu yalın çekirdeğin çevresine koca bir evren örer: Napolyon sonrası Fransa’nın otuz yılı, Waterloo Savaşı, Paris’in sokakları ve lağımları, manastırlar, barikatlar, sokak çocukları, fahişeler, kürek mahkûmları, devrimciler — kısacası, romanın adının işaret ettiği herkes: sefiller, yani toplumun dışına itilmiş, ezilmiş, görünmez kılınmış insanlar.
Hugo, romanın önsözünde eserinin varlık nedenini bir tek paragrafta açıklar: Yasaların ve törelerin eliyle toplumsal bir lanetlenme sürdükçe, uygarlığın ortasında yapay cehennemler kuruldukça, yüzyılın üç büyük sorunu — yoksulluğun erkeği alçaltması, açlığın kadını düşürmesi, karanlığın çocuğu güdükleştirmesi — çözülmedikçe, yeryüzünde cehalet ve sefalet var oldukça, bu türden kitaplar yararsız olmayacaktır. Bu önsöz, romanın üç ana karakter hattının da haritasıdır: Jean Valjean (alçaltılan erkek), Fantine (düşürülen kadın) ve Cosette ile Gavroche (karanlıkta bırakılan çocuklar).
Romanın merkezindeki büyük karşıtlık, iki adamın kişiliğinde somutlaşır: Jean Valjean ile polis müfettişi Javert. Valjean, yasanın suçlu damgası vurduğu ama merhametin yeniden doğurduğu insandır; Javert ise yasayı dinin yerine koymuş, merhameti zaaf, şüpheyi erdem sayan amansız bir görev adamıdır. İkisinin on yıllara yayılan kovalamacası, romanın gerilim omurgasını oluşturur; ama Hugo’nun asıl derdi polisiye değil, felsefidir: Adalet nedir? Yasa ile vicdan çatıştığında hangisi üstündür? Bir insan, geçmişinin sonsuza dek mahkûmu mudur? Ve bir toplum, kendi ürettiği suçlunun neresinde suç ortağıdır?
Sefiller, aynı zamanda bir aşk romanıdır — hem de birden çok anlamda. Marius ile Cosette’in gençlik aşkı, romanın güneşli yüzüdür; ama eserin asıl büyük aşkı, Valjean’ın Cosette’e duyduğu, babalıktan da öte, bir ruhun kurtuluşu anlamına gelen sevgidir. Hugo için sevmek, insanın yapabileceği en büyük iştir; romanın son sayfalarında dile gelen düşünce — sevmenin, insanı Tanrı’nın yüzüne yaklaştıran tek edim olduğu — bütün eserin ruhsal özetidir.
Yayımlandığı 1862 yılında roman, o güne dek görülmemiş bir uluslararası olay hâline geldi: Aynı anda Paris, Brüksel, Leipzig, Londra ve başka merkezlerde basıldı; işçilerin aralarında para toplayıp ortaklaşa aldığı, kapışılan, tefrikaları beklenen bir kitap oldu. O günden bu yana Sefiller, sayısız dile çevrildi, defalarca filme alındı, sahnelendi ve tarihin en çok izlenen müzikallerinden birine kaynaklık etti. Ama popülerliğinin ötesinde, romanın asıl kalıcı başarısı şudur: “Sefil” sözcüğünü bir hakaret olmaktan çıkarıp bir vicdan çağrısına dönüştürmüştür.
Yazar: Victor Hugo
Victor-Marie Hugo, 26 Şubat 1802’de Besançon’da doğdu. Babası Joseph-Léopold Hugo, Napolyon ordusunda generalliğe yükselen bir askerdi; annesi Sophie Trébuchet ise kralcı eğilimli, güçlü kişilikli bir kadındı. Anne babanın hem siyasi hem duygusal uyumsuzluğu, çocukluğu İspanya ve İtalya yollarında, ayrı evler arasında geçen Hugo’nun iç dünyasına erken bir gerilim yerleştirdi: Baba imparatorluğun, anne kraliyetin dünyasıydı — ve Hugo, ömrü boyunca bu iki mirasla hesaplaşacaktı.
Edebi dehası erken parladı. Daha on dört yaşında defterine “Chateaubriand olmak istiyorum, başka bir şey değil” diye yazmıştı; yirmili yaşlarının başında şiir ödülleri, kraliyet maaşı ve ilk romanlarıyla adını duyurdu. 1827’de yazdığı Cromwell oyununun önsözü, Fransız romantizminin manifestosu sayıldı; 1830’da Hernani oyununun sahnelenişinde klasikçilerle romantikler arasında tiyatro salonunda kopan meşhur kavga, Hugo’yu yeni edebiyatın önderi yaptı. 1831’de, yirmi dokuz yaşında yayımladığı Notre-Dame de Paris (Notre-Dame’ın Kamburu), ona Avrupa çapında ün getirdi. Aynı yıllarda özel hayatı da romanlarını aratmayan bir yoğunluktaydı: Çocukluk aşkı Adèle Foucher’yle evliliği, Juliette Drouet ile ömür boyu sürecek ilişkisi ve 1843’te en sevdiği çocuğu Léopoldine’in yeni evliyken Seine’de boğularak ölümü — yazarın hayatındaki en derin yara — hep bu döneme rastlar.
Hugo’nun siyasi yolculuğu, yüzyılın yolculuğudur: Gençliğin kralcısı, olgunluğun anayasal monarşisti, nihayet cumhuriyetçi ve halkın savunucusu. 1845’te Fransa senatosuna (Chambre des Pairs) girdi; 1848 Devrimi’nden sonra millet meclisinde yoksulluk üzerine yaptığı konuşmalar, Sefiller’in siyasi programının ilk taslakları gibidir: “Yoksulluğu yok edebilirsiniz!” Ancak 1851’de Louis-Napoléon Bonaparte’ın darbesine karşı direniş çağrısı yapınca hayatı değişti: Fransa’dan kaçmak zorunda kaldı ve on dokuz yıl sürecek sürgünü başladı — önce Brüksel, sonra Manş adaları Jersey ve Guernsey. İmparatorluğun af tekliflerini, tarihe geçen bir cümleyle reddetti: Özgürlük geri dönmedikçe kendisi de dönmeyecekti. Sürgün, Hugo’yu küçültmek şöyle dursun, efsaneleştirdi; en büyük eserlerini — Azaplar, Yüzyılların Efsanesi ve Sefiller’i — okyanusa bakan Guernsey’deki evinde tamamladı.
1870’te imparatorluk yıkılıp cumhuriyet ilan edilince Paris’e bir halk kahramanı olarak döndü. Son yılları, yaşayan bir ulusal anıt olarak geçti: Sekseninci doğum günü ulusal bayram gibi kutlandı, oturduğu cadde daha o hayattayken adını aldı. 22 Mayıs 1885’te öldüğünde Fransa, ona krallara nasip olmayan bir cenaze düzenledi: Tabutu Zafer Takı’nın altında bir gece bekletildi ve iki milyonu aşkın insanın — Paris nüfusundan kalabalık bir selin — eşliğinde Panthéon’a taşındı. Vasiyetinde yazdığı cümleler, Sefiller yazarının son imzası gibiydi: Yoksullara elli bin frank bırakıyor, cenazesinin yoksul arabasıyla taşınmasını istiyor, kilisenin duasını reddedip ruhların dualarını kabul ediyor ve “Tanrı’ya inanıyorum” diyordu.
Tarihsel ve Toplumsal Bağlam
Sefiller, 1815 ile 1833 arasındaki Fransa’da geçer; ama romanın tarihsel ufku, 1789 Devrimi’nden Hugo’nun kendi yüzyıl ortasına kadar uzanır. Romanın açıldığı 1815, Napolyon’un Waterloo’da kesin yenilgiye uğradığı ve Bourbon hanedanının tahta geri döndüğü yıldır. “Restorasyon” denen bu dönem (1815-1830), devrimin kazanımlarıyla eski rejimin özlemleri arasında sıkışmış, kutuplaşmış bir Fransa yarattı: Bir yanda kralcı soylular ve kilise, öte yanda Napolyon efsanesine bağlı eski askerler, cumhuriyetçi gençlik ve büyüyen kentli yoksulluk. Romanda bu çatışma, tek bir ailenin içine yerleştirilmiştir: Kralcı burjuva Gillenormand ile Napolyon subayı damadı Albay Pontmercy’nin kavgası, Marius’ün ruhunda sürer.
1830 Temmuz Devrimi, Bourbonları devirip “yurttaş kral” Louis-Philippe’i tahta çıkardı; ama yeni rejim, halkın değil bankerlerin monarşisi oldu ve hayal kırıklığı hızla birikti. Ekonomik bunalım, kolera salgını (1832’de Paris’te on sekiz binden fazla can aldı) ve siyasal baskı, cumhuriyetçi gizli dernekleri büyüttü. Romanın doruk noktasını oluşturan tarihsel olay, işte bu birikimin patlamasıdır: 5-6 Haziran 1832’de, halkçı general Lamarque’ın cenaze töreninin ayaklanmaya dönüşmesi ve Paris’in doğusunda kurulan barikatların ordu tarafından kanla ezilmesi. Tarihin küçük bir dipnotu olarak kalabilecek bu “Haziran Ayaklanması”nı ölümsüzleştiren, Hugo’nun romanıdır: Yazar, olayları bizzat yaşamış, çatışma günü sokaklarda kurşunlar arasında kalmıştı.
Romanın toplumsal zemini, ceza ve yoksulluk düzenidir. Dönemin Fransa’sında adi suçlular, güneydeki liman kentlerinin “bagne” denilen kürek zindanlarında, prangaya vurulmuş olarak ağır işlerde çalıştırılırdı; Valjean’ın on dokuz yılını geçirdiği Toulon zindanı bunların en ünlüsüdür. Tahliye edilen mahkûma verilen sarı pasaport, adamın nereye gitse “tehlikeli eski hükümlü” olarak damgalanmasını sağlayan, özgürlük içinde süren bir cezaydı: Valjean’ın tahliye gecesi han han kovulması, kurgu değil, sistemin tasviridir. Kadınlar içinse düzenin kıskacı başka türlü işliyordu: Evlilik dışı çocuk doğurmak toplumsal ölüm demekti; iş kapıları kapanan kadını bekleyen basamaklar — Fantine’in indiği basamaklar — belliydi ve fuhuş, polis kayıtlarına bağlanmış, aşağılanması yasal bir statüydü. Çocuklar ise en korumasız kesimdi: Paris sokakları, kimsenin sahip çıkmadığı, “gamin” denilen çocuklarla doluydu — Gavroche, bu ordunun edebiyattaki ölümsüz temsilcisidir.
Romanın Yaratılış Süreci
Sefiller, yaklaşık otuz yılda mayalanan bir eserdir. Hugo, daha 1820’lerin sonunda kürek mahkûmlarının dünyasıyla ilgilenmeye başlamıştı: 1829’da yayımladığı Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, ceza düzenine karşı ilk büyük çıkışıydı. 1830’larda gerçek olaylardan notlar biriktirdi: Ekmek çaldığı için kürek cezası alan Pierre Maurin adlı bir yoksulun öyküsünü ve mahkûmlara kucak açan Digne piskoposu Miollis’in ününü öğrendi; 1841’de, karlı bir gecede, bir sokak kadınına sataşan kendini bilmezin yol açtığı haksız gözaltına bizzat tanıklık edip müdahale etti — bu olay, romanda Fantine’in tutuklanma sahnesi olarak yeniden doğacaktı. 1845’te, “Jean Tréjean” adıyla romanı yazmaya başladı; eser 1848 Devrimi patlak verdiğinde büyük ölçüde ilerlemişti ama siyaset, yazarı masasından kopardı ve müsvedde, on iki yıl bir sandıkta bekledi.
Sürgün, romanı yeniden doğurdu. 1860’ta Guernsey’de sandığı açan Hugo, eseri baştan sona gözden geçirdi, felsefi ve tarihsel katmanlarını — Waterloo, manastır, argo, lağımlar bölümlerini — ekledi ve adı Sefiller olarak kesinleştirdi. 1861 yazında, Waterloo savaş alanına giderek son bölümleri savaşın yaşandığı toprakta yazdı. Belçikalı yayıncı Lacroix’yla, o güne dek bir yazara ödenmiş en yüksek telif bedellerinden biri karşılığında anlaştı. Roman, 1862 baharında, kıtalar arası eşzamanlı bir yayın operasyonuyla ve görülmemiş bir reklam kampanyasıyla parça parça yayımlandı. Halkın karşılaması coşkulu, resmi eleştirinin karşılaması ise soğuktu; kimi ünlü kalemler eseri abartılı ve tehlikeli buldu. Hugo’nun umurunda değildi: O, kitabını “bütün halklar için” yazdığını söylüyor ve eserin, İngiltere’nin de İspanya’nın da İtalya’nın da sorunlarına seslendiğini vurguluyordu. Yayın günlerinde kitapçıların önünde kuyruklar oluştu; ciltler, matbaadan çıktığı hızla tükendi. Yazarla yayıncısı arasında geçtiği anlatılan telgraf şakası — satışları merak eden yazarın tek soru işaretinden, yayıncının tek ünlemden ibaret yanıtından oluşan yazışma — doğruluğu tartışmalı olsa da, kitabın kaderini özetleyen bir efsane olarak tarihe geçti.
Karakterler
Jean Valjean: Romanın kahramanı. Faverolles’lü yoksul bir budama işçisiyken, kıtlık kışında, dul kız kardeşinin yedi çocuğunu doyurmak için bir fırının camını kırıp ekmek çaldı; beş yıl kürek cezası aldı, dört firar girişimiyle ceza on dokuz yıla uzadı. Zindandan, topluma karşı nefretle bilenmiş, ruhu taşlaşmış bir adam olarak çıktı; Piskopos Myriel’in tek bir merhamet hareketi onu paramparça edip yeniden yarattı. Roman boyunca dört ayrı kimlikle yaşar — Valjean, fabrikatör ve belediye başkanı Madeleine, kiracı Fauchelevent, rantiye Fauchelevent — ama tek bir vicdanla: Her kimlik değişimi, ya bir kaçışın ya bir fedakârlığın izini taşır. Olağanüstü bedensel gücü, efsanevi eski mahkûm “Kriko Jean”in mirasıdır ve romanda hep başkalarını kurtarmak için kullanılır.
Javert: Polis müfettişi; romanın öteki kutbu. Bir zindanda, falcı bir annenin ve kürek mahkûmu bir babanın çocuğu olarak doğdu; toplumun dışında doğan adam, toplumun en katı bekçisi olmayı seçti. İki yalın duyguyla yaşar: Otoriteye saygı, başkaldırıya nefret. Onun dünyasında yasa mutlaktır, insan ya dürüsttür ya suçlu; bir kez düşen bir daha kalkamaz. Rüşvet almaz, yalan söylemez, kılı kırk yarar — Javert’i korkunç yapan, kötülüğü değil, erdeminin makineleşmiş halidir.
Fantine: Montreuil-sur-Mer doğumlu, kimsesiz, güzel bir işçi kızı. Paris’te öğrenci Tholomyès’in metresi oldu, ondan bir kız çocuğu — Cosette — doğurdu ve terk edildi. Çocuğunu Thénardier’lere emanet edip memleketinde fabrika işçiliğine döndü; “evlilik dışı çocuğu olduğu” ortaya çıkınca işten atıldı ve toplumun kadını öğüttüğü değirmenin bütün taşlarından geçti: önce saçını, sonra ön dişlerini, sonra bedenini sattı. Romanın önsözündeki “açlığın düşürdüğü kadın”ın ete kemiğe bürünmüş hâlidir; bütün çöküşü boyunca tek bir şey için yaşar: kızı.
Cosette: Fantine ile Tholomyès’in kızı; asıl adı Euphrasie. Çocukluğu, Thénardier’lerin Montfermeil’deki hanında, dayak, açlık ve köle işçilik içinde geçti — romanın en ünlü imgelerinden biri, karanlık ormanda kendinden büyük su kovasını taşıyan sekiz yaşındaki Cosette’tir. Valjean’ın onu kurtarmasıyla hayatı ikinci kez başlar; manastırda büyür, sevgiyle güzelleşir ve Marius’ün aşkıyla kadınlığa adım atar. Eleştirmenlerin kimi zaman silik bulduğu Cosette, romanın yapısında bir karakterden fazlasıdır: Valjean’ın ruhunun ışığa açılan penceresidir.
Marius Pontmercy: Kralcı burjuva Gillenormand’ın torunu, Napolyon subayı Albay Pontmercy’nin oğlu. Dedesi tarafından babasından koparılarak büyütüldü; babasının onu ömür boyu uzaktan sevdiğini ancak adamın ölümünden sonra öğrendi ve bu keşif, onu hem siyaseten hem ruhen dönüştürdü: Kralcılıktan Bonapartçılığa, oradan cumhuriyetçi gençliğin saflarına savruldu; dedesiyle bozuşup gönüllü yoksulluğu seçti. Onurlu, tutkulu, zaman zaman gençliğin bütün körlüğünü taşıyan bir âşıktır.
Thénardier: Romanın en karanlık figürü; Montfermeil’de hancı, sonra Paris’te dolandırıcı ve çete lideri. Waterloo’da ceset soyarken kazara bir subayın (Pontmercy) hayatını kurtarmış ve bu tesadüfü ömür boyu sermaye yapmıştır. Açgözlü, zeki, vicdansız ve yok edilemezdir: Roman boyunca herkes bedel öderken, Thénardier her enkazın altından yeni bir dolapla çıkar. Hugo, onda sefaletin kurbanını değil, sefaletin yırtıcısını çizer.
Madam Thénardier: Kocasının suç ortağı; kendi kızlarına tapan, Cosette’e canavarlık eden iri yapılı bir kadın. Okuduğu ucuz romanların duygusallığı ile gündelik zalimliği, aynı bedende yaşar.
Éponine: Thénardier’lerin büyük kızı. Handa şımartılan süslü çocuk, Paris’te sefaletin yırttığı bir genç kıza dönüştü. Marius’e karşılıksız ve umutsuz bir aşkla bağlıdır; romanın en dokunaklı yan öyküsü, onun bu aşk uğruna yaptıklarıdır — Cosette’in adresini bulmak da, babasının çetesini tek başına durdurmak da, barikatta Marius’e uzanan namluya elini siper etmek de ona düşer.
Gavroche: Thénardier’lerin, sokağa attıkları oğlu. Paris’in “gamin”i: evsiz, aç, ama neşesi, cesareti ve ağzı hiçbir güce boyun eğmeyen sokak çocuğu. Kimsenin sevmediği bu çocuk, herkesi sever ve korur — tanımadığı iki küçük kardeşini (onların kardeşi olduğunu bilmeden) fildeki yuvasında barındırır. Barikattaki sonu, dünya edebiyatının en unutulmaz çocuk sahnelerindendir.
Piskopos Myriel (Monsenyör Bienvenu): Digne piskoposu; romanın açılış kitabının kahramanı. Sarayını hastaneye çeviren, maaşını yoksullara dağıtan, kapısını kilitlemeyen bir din adamı. Valjean’a yaptığı iyilik ve söylediği söz — gümüşlerle birlikte ruhunu satın alıp Tanrı’ya verdiği — romanın bütün olay örgüsünü ateşleyen kıvılcımdır.
Enjolras: ABC Dostları derneğinin önderi; devrimin baş meleği gibi çizilen, güzel yüzlü, çelik iradeli genç. Tek aşkı cumhuriyettir; barikatın hem komutanı hem rahibidir.
ABC Dostları: Cumhuriyetçi öğrenci derneği: bilge Combeferre, sıcakkanlı Courfeyrac, yelpazeci Bahorel, hekim Joly, şair Jean Prouvaire, Feuilly, Bossuet ve içlerindeki tek inançsız, kadehiyle yaşayan ama Enjolras’a tapan Grantaire.
Gillenormand: Marius’ün dedesi; doksanına dayanmış, eski yüzyılın zevklerini ve kralcılığını taşıyan, sevdiklerini hırpalayarak seven bir burjuva. Torunuyla kavgası, iki Fransa’nın kavgasıdır.
Fauchelevent: Madeleine’in (Valjean’ın) kurtardığı yaşlı arabacı; minnetini, en kritik anda Valjean’la Cosette’i manastıra saklayarak öder.
Patron-Minette: Paris yeraltının dört başlı çetesi — Babet, Gueulemer, Claquesous, Montparnasse; Thénardier’nin suç ortakları.
Mabeuf Baba: Kitaplarını satarak açlığa direnen yaşlı kilise mütevellisi; Albay Pontmercy’nin tek dostu. Barikatta bayrağı kaldırırken ölümü, yoksulluğun sessiz kurbanlarının isyanıdır.
AYRINTILI ÖZET
BİRİNCİ KISIM: FANTİNE
Digne Piskoposu ve Gümüş Şamdanlar
Roman, alışılmadık bir kararla, kahramanıyla değil, kahramanını dönüştürecek adamla açılır: Hugo, ilk kitabın tamamını Digne piskoposu Charles-François Myriel’e — halkın taktığı adla Monsenyör Bienvenu’ye (“Hoşgeldin Efendimiz”) — ayırır. Devrimde her şeyini yitirmiş bir soylu ailesinden gelen bu yaşlı din adamı, piskoposluğun görkemli sarayına yerleşir yerleşmez ilk işini yapar: Sarayı, bitişikteki sıkışık hastaneyle takas eder — yirmi altı hastanın dar binada, tek bir adamın sarayda oturması ona ters gelmiştir. On beş bin franklık maaşının on dört binini hayır kalemlerine dağıtır; yoksul dağ köylerine eşkıyadan korkmadan katırla gider; kapısını gece gündüz sürgülemez. Hugo, bu portreyi acele etmeden, bölüm bölüm işler; çünkü romanın bütün mimarisi, bu adamın inandırıcılığına yaslanacaktır: Okur, mucizeye değil, Myriel’e inanmalıdır.
1815 Ekim’inin bir akşamı, Digne kasabasına, kırlaşmış saçlı, güçlü kuvvetli, üstü başı yol yorgunu bir adam girer: Jean Valjean, on dokuz yıl yattığı Toulon zindanından dört gün önce tahliye olmuştur. Cebinde on dokuz yılın emeğiyle biriktirdiği yüz dokuz frank, elinde ise onu her kapıda ele veren sarı pasaport vardır. Hanlar onu kovar, meyhaneler kovar, evler kovar, köpek kulübesinden bile kovulur; “Ben bir köpek bile değilim” diye inler. Sonunda biri, ona piskoposun kapısını gösterir. Valjean, artık gizlemeye bile çalışmadan, kim olduğunu kapıdan bağırarak söyler: Kürek mahkûmudur, sarı pasaportludur, tehlikelidir. Myriel’in yanıtı, romanın ilk depremidir: “Oturun ve ısının efendim. Birazdan yemek yeriz; yatağınız da hazırlanır.” Sofrada gümüş takımlar, masada gümüş şamdanlar vardır; Valjean, on dokuz yıldır ilk kez “efendim” diye çağrılmakta, ilk kez bir insan gibi ağırlanmaktadır.
Ama on dokuz yılın taşlaştırdığı ruh, bir akşam yemeğiyle erimez. Gece yarısı Valjean uyanır; zindan hesabıyla düşünür — o gümüşler, on dokuz yılda kazandığının iki katı eder. Uyuyan piskoposun odasından gümüş sepetini alır, duvardan atlar, kaçar. Ertesi sabah jandarmalar, yakaladıkları adamı piskoposun kapısına getirdiğinde, Myriel’in söylediği sözler Valjean’ı yıldırım gibi çarpar: “Ah, işte geldiniz! Sizi gördüğüme sevindim. Size şamdanları da vermiştim; onları neden çatal bıçaklarla birlikte götürmediniz?” Jandarmalar salıverilen adama gümüşleri bırakıp gidince, piskopos yaklaşır ve alçak sesle, romanın kader cümlesini söyler: Valjean artık kötülüğe değil iyiliğe aittir; piskopos onun ruhunu satın almış, karanlık düşüncelerden çekip Tanrı’ya vermiştir.
Valjean, kasabadan sersem gibi çıkar. İçindeki on dokuz yıllık nefret düzeni çökmüş, yerine ne konacağı henüz belli değildir; ve tam bu boşlukta, romanın en ustalıklı sahnelerinden biri yaşanır: Kır yolunda, Petit-Gervais adlı küçük bir baca temizleyicisi çocuğun düşürdüğü kırk metelik, Valjean’ın ayağının altına yuvarlanır. Valjean, âdeta eski benliğinin son refleksiyle, ayağını paranın üstünden çekmez; çocuğu paylayıp kovar. Çocuk ağlayarak gittikten dakikalar sonra Valjean kendine gelir, paraya bakar ve dehşetle sarsılır: “Ben ne yaptım?” Çocuğun ardından karanlık bastırana dek koşar, bağırır, bulamaz; sonra — zindandan çıktığından beri ilk kez — bir taşa çöküp hıçkıra hıçkıra ağlar. Hugo’nun psikolojisi buradadır: Piskoposun iyiliği Valjean’ı bir anda melek yapmamış, içindeki savaşı başlatmıştır; Petit-Gervais, eski Valjean’ın işlediği son suç ve yeni Valjean’ı doğuran son sancıdır.
Fantine’in Düşüşü
Anlatı, 1817 Paris’ine döner ve dört öğrencinin metresleri olan dört genç kızın hikâyesine bağlanır. İçlerinden biri, altın sarısı saçları ve inci dişleriyle güzelliği dillere destan, yetim bir taşra kızıdır: Fantine. Saf bir aşkla bağlandığı öğrenci Félix Tholomyès, arkadaşlarıyla birlikte “sürpriz” adı altında dört kızı birden terk eder — bir veda mektubu ve bir kahkahayla. Geriye, Fantine’in kucağında, Tholomyès’in hiç umursamadığı bir kız çocuğu kalır: Cosette.
Fantine, çalışmak için memleketi Montreuil-sur-Mer’e dönmeye karar verir; ama evlilik dışı çocuğuyla kapıların yüzüne kapanacağını bilir. Yol üstünde, Montfermeil’de, hanlarının önünde iki kızıyla oynayan bir kadın görür: Madam Thénardier. Tablo, Fantine’in yorgun gözüne bir aile mutluluğu gibi görünür ve genç kadın, hayatının felaket kararını verir: Cosette’i, aylık ödeme karşılığında bu “iyi yürekli” aileye emanet eder. Thénardier’ler için Cosette, geldiği gün bir gelir kalemine, kısa sürede de karşılıksız bir hizmetçiye dönüşür: Kızın giysileri Thénardier kızlarına giydirilir, kendisine paçavralar kalır; masanın altında köpekle kediyle aynı kaptan yer; dayak, hakaret ve ağır iş, gündelik hayatıdır. Thénardier’ler bir yandan da Fantine’den aldıkları aylığı, uydurma hastalık ve masraf mektuplarıyla düzenli olarak artırır.
Montreuil-sur-Mer’de ise Fantine, kasabayı ihya eden esrarengiz fabrikatör “Madeleine Baba”nın atölyesinde iş bulur ve bir süre insanca yaşar. Ama geçmişi, kasaba dedikodusunun elinde patlar: Bir kadın, meraktan Montfermeil’e kadar araştırma yaptırıp Fantine’in “gizli çocuğunu” ortaya çıkarır ve atölyenin kadınlar kısmını yöneten sofu amir, Madeleine’in haberi olmadan, “ahlak” gerekçesiyle Fantine’i işten çıkarır. Bundan sonrası, Hugo’nun bir toplumsal mekanizmanın soğukkanlılığıyla anlattığı, adım adım bir yok oluştur: Fantine dikişle direnmeye çalışır; Thénardier’lerin mektupları acımasızlaşır. “Cosette’in kışlık yün eteğe ihtiyacı var” mektubu gelince Fantine, berbere gidip altın saçlarını on franka sattırır — “Çocuğumu saçlarımla giydirdim” der. “Cosette ölümcül hasta, kırk frank gerek” yalanı gelince, bir gezgin dişçiye iki ön dişini sattırır. Ve sonunda, kirasını ödeyemez, işi kalmaz, her şeyi satılmış kadın, satılacak son şeyi satar: kendini. Hugo, bu noktada anlatıyı durdurup hükmü topluma keser: Fantine’in öyküsü, toplumun bir köleyi satın almasıdır — açlıktan, soğuktan, yalnızlıktan satın almasıdır; ve bu pazarlıkta ruh, ekmeğe karşılık el değiştirmektedir.
Fantine’in dibe vuruşu, bir kış gecesi kamusal bir işkenceye dönüşür: Kasabanın zengin aylaklarından Bamatabois, sokakta müşteri bekleyen hasta kadınla eğlenir, karına kar topu — karla karışık çamuru — ensesinden içeri sokar. Fantine, çığlıkla dönüp adama saldırır. Olay yerine yetişen polis müfettişi Javert için tablo nettir: Bir sokak kadını, bir “beyefendi vatandaşa” saldırmıştır; altı ay hapis. Fantine’in yalvarışları — hapse girerse Cosette’in aylığını kimin ödeyeceği — Javert’in taş yüzünde hiçbir iz bırakmaz. Ve tam o anda, karakolun kapısından Madeleine Baba girer: Olayı sokakta görmüş, tanıklık etmeye gelmiştir — kabahat kadında değil, saldırgandadır; Fantine serbest bırakılacaktır. Javert, kendi kulaklarına inanamaz; Fantine ise, işten atılmasının sorumlusu bildiği bu adamın yüzüne tükürür. Madeleine’in yanıtı, piskoposun mirasıdır: Kadının borçlarını üstlenir, Cosette’i getirteceğine söz verir, hasta kadını revire yatırtır. Fantine, o gece, aylardır ilk kez, umutla uyur.
Madeleine, Javert ve Champmathieu Davası
Madeleine Baba kimdir? Hugo, okurun çoktan sezdiğini kasabalının gözünden anlatır: 1815 sonunda kasabaya kimliksiz gelen bu adam, yörenin cam boncuk imalatında devrim yapan bir buluşla hem kendini hem kasabayı zenginleştirmiş; hastane, okul, dispanser kurmuş; servetini dağıtmış; direne direne belediye başkanı yapılmıştır. Herkes onu sever — bir kişi hariç. Müfettiş Javert, bu belediye başkanında, adını koyamadığı bir tanıdıklık sezmektedir. Kuşkusu, bir gün olaya dönüşür: Yaşlı arabacı Fauchelevent, devrilen arabasının altında kalır; kriko gelene dek adam ezilecektir. Madeleine, arabanın altına girip yükü omuzlarıyla kaldırır. Kalabalık alkışlarken Javert, belediye başkanına dikilmiş gözlerle, sadece şu cümleyi söyler: Böyle bir gücü, hayatında tek bir adamda görmüştür — Toulon zindanındaki bir kürek mahkûmunda.
Fırtına, beklenmedik yönden kopar. Bir gün Javert, Madeleine’in karşısına gelir ve görevden alınmasını ister: Bir suç işlemiştir — belediye başkanını, kaçak kürek mahkûmu Jean Valjean olmakla suçlayarak Paris’e ihbar etmiştir; oysa yanılmıştır, çünkü gerçek Valjean bulunmuştur: Champmathieu adında, elma dalı çaldığı için yakalanan yaşlı bir zavallı, eski mahkûmlarca teşhis edilmiş, Arras’ta yargılanmaktadır; adam firari Valjean olarak kürek cezasına, üstelik sabıkası nedeniyle ömür boyu küreğe mahkûm edilecektir. Madeleine, sarsıntısını belli etmeden Javert’i sakinleştirir ve odasına çekilir.
O gece Hugo’nun “Bir kafatasının içinde fırtına” başlığıyla anlattığı bölüm, dünya edebiyatının en büyük vicdan muhasebelerinden biridir. Valjean — çünkü elbette odur — bir gecede bütün ihtimalleri yaşar: Susarsa, özgürdür; hem sonsuza dek özgürdür, çünkü yasa onun yerine bir başkasını yutmuş olacaktır. Konuşursa, kurduğu her şey — fabrika, kasabanın refahı, yüzlerce işçinin ekmeği, Fantine’e verdiği söz — yıkılır ve kendisi zindana döner. Susmanın bin bir meşru gerekçesi vardır; konuşmanın tek gerekçesi: Bir masumun, onun yerine cehenneme gidiyor olması. Valjean, piskoposun şamdanlarını ateşe atmaya davranır — atamaz. Kararını verir, bozar; yola çıkar, döner; Hugo, kahramanını hiçbir kolaycılığa sığındırmadan, Arras’a giden yolun her istasyonunda tereddütle sınar. Sonunda Valjean, mahkeme salonuna girer ve dava tam Champmathieu aleyhine bağlanırken ayağa kalkar: “Ben Jean Valjean’ım.” Kanıt ister misiniz, der ve salondaki üç eski kürek mahkûmunu, ancak koğuş arkadaşlarının bilebileceği ayrıntılarla — birinin omzundaki yanık damgasına varana dek — tek tek tanır. Salon donakalır; kimse bu saygın adamı tutuklamaya el uzatamaz; Valjean, “Beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz” deyip çıkar.
Tutuklama, en acı yerde gerçekleşir: Fantine’in başucunda. Ölüm döşeğindeki kadın, Madeleine’i Cosette’i getirmiş sanmaktadır; içeri giren Javert’i görünce gerçeği anlar — kurtarıcısı bir kaçak, umudu bir yalandır — ve dehşet içinde can verir. Valjean, Javert’e “Bu kadını siz öldürdünüz” der; ölünün kulağına, kimsenin duymadığı bir şeyler fısıldar ve kendini teslim eder. Hugo’nun eklediği tek teselli, kasaba halkının Fantine’i son yolculuğunda yalnız bırakmamasıdır — ve Valjean’ın verdiği sözün, henüz kimse bilmese de, ölmediğidir. Birinci kısım kapanırken Valjean yeniden Toulon’dadır; ama artık başka bir adamdır ve kısa süre sonra, bir yelken direğinden düşen gemiciyi ölümden kurtarıp kendisi “denize düşerek” gazete kayıtlarına “boğuldu” diye geçecektir. Yasa için Jean Valjean ölmüştür; Cosette için ise yola çıkmıştır.
İKİNCİ KISIM: COSETTE
Waterloo ve Bir “İyiliğin” Doğuşu
İkinci kısım, okuru şaşırtan bir manevrayla açılır: Hugo, anlatıyı bırakıp on dokuz bölüm boyunca Waterloo Savaşı’nı anlatır. Bu ünlü ara bölüm, yalnızca tarih tutkusu değildir; romanın felsefi ve kurgusal iki taşını birden döşer. Felsefi taş, Hugo’nun tarih görüşüdür: Waterloo’yu kazanan, ona göre, ne Wellington’ın dehası ne Blücher’in yetişmesidir; sabah yağan ve topçuyu geciktiren yağmurdan, Napolyon’un kılavuzunun bilmediği çukur yola kadar her ayrıntıda, insanüstü bir el — kader, ya da Tanrı — Avrupa’nın yönünü değiştirmiştir. Hugo, imparatorun düşüşünü, devrimin fikirlerinin kılıç zoruyla değil, yüzyılın akışıyla yayılacağı yeni bir çağın şafağı olarak okur.
Kurgusal taş ise bölümün son sahnesine gizlenmiştir. Savaşın bittiği gece, cesetlerle dolu çukur yolda bir karaltı dolaşmakta, ölülerin ceplerini, parmaklarını, saatlerini soymaktadır. Bu leş kargası, cesetler arasından yarı canlı bir Fransız subayını çekip çıkarır — soymak için; ama subay ayılır ve kendisini “kurtaran” bu adama minnetle adını sorar. Soyguncunun adı Thénardier, subayın adı Pontmercy’dir. Albay Pontmercy, ömrünün sonuna dek, oğlu Marius’e “hayatımı Thénardier adlı bir çavuş kurtardı; bulursan ona iyilik et” diye vasiyet edecektir. Hugo’nun ironisi tamamlanmıştır: Romanın en alçak adamı, en onurlu ailenin şeref borcu hanesine, bir yağma gecesinin tesadüfüyle yazılmıştır — ve bu sahte borç, ileride Marius’ün hayatının en kritik kararlarını zehirleyecektir.
Ormandaki Su Kovası ve Noel Gecesi
Anlatı, 1823 Noel arifesinde Montfermeil’e döner. Cosette sekiz yaşındadır ve Thénardier hanının “sineği”dir: Ayaklarında takunya, üstünde paçavra, şafaktan gece yarısına kadar süpüren, taşıyan, dayak yiyen küçük hizmetçi. Han o akşam kalabalıktır ve su bitmiştir; Madam Thénardier, çocuğu, elinde kendinden büyük kovayla, gece vakti ormanın içindeki pınara gönderir. Hugo, bu yürüyüşü bir çocuk korkusunun destanı olarak yazar: Karanlık ağaçlar, canavarlaşan gölgeler, yıldızların bile ürkütücü göründüğü bir gökyüzü altında, küçük kız kovayı doldurur ve iki adımda bir dinlenerek, bileklerini kesen demir kulpla, donmuş ellerle geri sürüklenmeye çalışır. Umutsuzluğun dibinde, çocuk farkında olmadan bir dua gibi mırıldanır: “Ah Tanrım! Tanrım!” Ve o anda, kovanın kulpunu, karanlığın içinden uzanan büyük, güçlü bir el kavrar.
El, o gün Montfermeil’e gelen sarı paltolu bir yabancınındır. Adam, tek kelime azarlamadan kovayı taşır, çocukla konuşur ve sorularıyla, birkaç yüz metrede, Cosette’in bütün hayatını öğrenir: adını, dayağı, açlığı, oyuncaksızlığı. Hana birlikte girerler. Yabancı, o akşam handa, sessiz bir gözlemci olarak Thénardier düzeninin röntgenini çeker: Cosette’in masa altındaki yerini, Thénardier kızlarının şımarıklığını, Madam’ın her kükreyişinde çocuğun nasıl titrediğini görür. Ve iki hamle yapar: Önce, Cosette’in “vakit çalarak” örmeye çalıştığı çorabı beş franka satın alıp çocuğa oyun hakkı kazandırır; sonra, kasabanın oyuncakçısında sergilenen, bütün çocukların ancak uzaktan bakabildiği muhteşem taş bebeği alıp — han halkının dilinin tutulduğu bir sahnede — Cosette’in kucağına verir. O gece Cosette’in hayatında ilk kez bir bebeği olur; ona “Catherine” adını koyar.
Ertesi sabah yabancı, Thénardier’yle pazarlığa oturur — daha doğrusu, Thénardier’nin pazarlık oyunlarını sükûnetle satın alır. Hancı, “evladım gibi sevdiğim bu çocuğu” bırakmamak için ağlar, direnir, rakamı yükseltir; yabancı, itiraz etmeden bin beş yüz frankı sayar ve Fantine’in ölmeden imzaladığı “Cosette’i taşıyana teslim edin” pusulasını masaya koyar. Thénardier, son bir açgözlülük kriziyle yolda peşlerine düşüp yeniden pazarlık açmaya kalkışınca, yabancının bakışındaki bir şey — ve elindeki kalın sopa — hancıyı geri döndürür. Cosette, kimliğini sormadığı bu adamın elinden tutar ve Hugo’nun deyişiyle, ruhu ömründe ilk kez birine “yaslanır”: Yabancı, elbette, Toulon’dan “ölen” Jean Valjean’dır ve Fantine’in kulağına fısıldadığı söz, yerine gelmektedir.
Paris’te Kovalamaca ve Manastır Duvarı
Valjean, Cosette’i Paris’in ıssız kenar mahallelerinden birindeki köhne Gorbeau evine yerleştirir ve burada, romanın en sessiz güzellikteki bölümlerinden biri yaşanır: İki yarım insanın birbirini tamamlaması. Hiç sevilmemiş çocuk ile hiç sevmemiş adam — kız kardeşini bile hayal meyal hatırlayan, zindanın kuruttuğu elli yaşındaki Valjean — birbirlerinde ilk kez “baba” ve “evlat” bulurlar. Hugo, Valjean’ın bu duygusunu bir tanımla mühürler: Bu sevgi, içinde babalığı, analığı, kardeşliği ve — hiç yaşamadığı için ruhunda el değmemiş duran — aşkın bütün masum sıcaklığını barındıran, adı konmamış bir tapınmadır.
Huzur kısa sürer. Mahalledeki dilenci kılıklı bir hafiyenin yüzünde Valjean, bir gece, tanıdık bir hayalet görür; birkaç gün sonra da Gorbeau evinin koridorunda, o hayaletin ayak sesini duyar: Javert. (Müfettiş, Montfermeil’deki “esrarengiz yabancı” söylentilerinden Paris’teki izlere, kendi kâbus gibi sezgisiyle ulaşmıştır.) Valjean, Cosette’in elinden tutup geceye karışır ve Hugo, Paris sokaklarında, ay ışığında, nefes kesen bir kovalamaca yazar: Valjean köprüler geçer, izini kaybettirmek için para verip kapılar açtırır, sokaktan sokağa kıvrılır — ama Javert, bir av köpeğinin soğukkanlılığıyla ağını örmektedir. Sonunda Valjean, kendini çıkmaz bir sokakta, yüksek bir duvarın dibinde bulur; devriyelerin fener ışıkları yaklaşmaktadır. Kürek yıllarının kazandırdığı o inanılmaz beceriyle — bir duvar köşesini kaslarının gerilimiyle tırmanma sanatıyla — duvarı aşar; bir sokak lambasının halatını kesip Cosette’i beline bağlayarak yukarı çeker. Duvarın ötesi, karanlık bir bahçedir; uzaktan, insanüstü güzellikte bir kadın korosunun ilahisi duyulmaktadır. Cosette, Valjean’ın kollarında, soğuktan ve korkudan titreyerek uyuyakalır.
Düştükleri yer, Petit-Picpus manastırının bahçesidir — ve kader, Valjean’a borcunu ödemek istercesine, karşısına bahçıvan olarak, yıllar önce arabanın altından kurtardığı Fauchelevent’ı çıkarır. Yaşlı adam, “Madeleine Baba”yı görünce dizleri çözülür: “Siz! Buraya nasıl girdiniz? Aman Tanrım, buradan nasıl çıkacaksınız?” Asıl sorun budur: Manastıra erkek giremez; içeride yakalanmak, her şeyin sonu olur. Fauchelevent’ın sadakati ile Valjean’ın soğukkanlılığı, romanın en gotik-komik düzeneğini kurar: O günlerde ölen bir rahibenin, vasiyeti gereği gizlice manastır mahzenine gömülmesi gerekmekte, resmi tabutun ise boş olarak şehir mezarlığına gitmesi icap etmektedir. Valjean, boş gitmesi gereken tabutun içinde, “ölü” olarak manastırdan çıkar; plan, mezarcının değişmesi yüzünden mezar başında az kalsın gerçek bir gömülmeye dönüşür — Fauchelevent, yeni mezarcıyı meyhane kurnazlığıyla uzaklaştırıp “cesedi” son anda topraktan çıkarır. Birkaç gün sonra Valjean, ön kapıdan, “bahçıvanın kardeşi Ultime Fauchelevent” kimliğiyle ve Cosette’le birlikte manastıra resmen kabul edilir.
Valjean ile Cosette, manastırda beş yıl kalır. Cosette, yatılı okulda okuyup büyür; Valjean, bahçıvanlık yapar ve Hugo’nun uzun manastır değerlendirmesinde çerçevelediği bir iç dönüşüm yaşar: Zindan ile manastır, dışarıdan bakınca ikiz mekânlardır — duvarlar, hücreler, çanlar, tek tip hayat; ama biri nefretin, öteki gönüllü fedakârlığın evidir. Kendini toplumdan üstün görmeye başlamışken, kendisinden fazlasını gönüllü çeken bu kadınları izlemek, Valjean’ın gururunu son kez törpüler. Yıllar sonra manastırdan ayrılmayı seçmesi de yine vicdanidir: Cosette’i, dünyayı hiç görmeden rahibeliğe mahkûm etmeye hakkı yoktur; kız, hayatı tanımalı ve kendi yolunu seçmelidir. Fauchelevent’ın ölümünün ardından Valjean, onun adını ve küçük servet görünümlü birikimini alarak, artık genç kızlığa adım atan Cosette’le birlikte Paris’e, Plumet Sokağı’ndaki kuytu eve taşınır. İkinci kısım, fırtına öncesi bu sükûnetle kapanır.
ÜÇÜNCÜ KISIM: MARİUS
Gamin, Dede ve Babanın Keşfi
Üçüncü kısım, Paris’in bir tür ruh çağırmasıyla açılır: Hugo, “gamin”i — Paris sokak çocuğunu — bir tip olarak, sevgiyle ve sosyolog titizliğiyle anlatır. Gamin, ailesi olan ama sokakta yaşayan, açlığı şakayla, sefaleti şarkıyla taşıyan, otoriteyle dalga geçen, ama yürek gerektiren anda herkesten önce atılan çocuktur. Bu portrenin canlı örneği, on bir-on iki yaşlarındaki Gavroche’tur: Anası babası tarafından sevilmeden salıverilmiş, sokağı yurt edinmiş bir serçe. Hugo, ancak bölümün sonunda, okurun yüreğine oturtacağı bilgiyi verir: Gavroche’un sokağa atan ailesi, Gorbeau evinde “Jondrette” adıyla oturan Thénardier’lerdir.
Anlatı, buradan, romanın üçüncü büyük kahramanının yetişme öyküsüne geçer. Marius Pontmercy, doksanlık kralcı burjuva Gillenormand’ın torunudur ve dedesi tarafından, tuhaf bir nefret-sevgi düzeni içinde büyütülmüştür. Evde adı anılmayan bir gölge vardır: Marius’ün babası, Waterloo gazisi Albay Georges Pontmercy. Gillenormand, kızının “haydut Bonapartçıyla” evliliğini hiç affetmemiş ve albaya bir ültimatom dayatmıştır: Çocuğu dedesine bırakırsa Marius mirasa konacak, bırakmazsa mirastan yoksun kalacaktır. Albay, oğlunun geleceği için boyun eğmiş; ama her ayin gününde, Saint-Sulpice kilisesinin bir sütunu arkasına gizlenip, kendisini tanımayan oğlunu uzaktan seyretmiş ve ağlamıştır. Marius ise babasını, dedesinin anlattığı biçimiyle bilir: şerefsiz bir macera adamı.
Gerçek, ancak ölümle gün ışığına çıkar. Marius on yedi yaşındayken dedesi onu, “baban hasta” diye Vernon’a gönderir; delikanlı, hiç tanımadığı babasının cansız bedeniyle karşılaşır. Albayın bıraktığı vasiyet pusulası, iki cümlelik bir hayattır: Oğluna, imparatorun Waterloo’da verdiği baron unvanını bırakır — ve Thénardier adındaki, hayatını kurtaran çavuşu bulup ona iyilik etmesini vasiyet eder. Marius, önce kayıtsızdır; dönüşüm, tesadüfen tanıştığı kilise mütevellisi Mabeuf’ün anlattıklarıyla başlar: Yaşlı adam, sütunun arkasında ağlayan albayın yıllar süren sessiz sevgisinin tanığıdır. Marius, babasını okumaya koyulur — orduların bültenlerini, imparatorluğun tarihini, babasının adının geçtiği yiğitlik satırlarını — ve bu okuma, bir oğulun yasını, bir gencin siyasal din değiştirmesine dönüştürür: Kralcı çocuk, ateşli bir Bonapartçı olur; gizlice bastırdığı kartvizitine “Baron Marius Pontmercy” yazdırır. Kavga kaçınılmazdır: Dedesiyle Napolyon üzerine kopan büyük tartışmada Gillenormand, damadına söverken Marius’ün “Kahrolsun Bourbonlar!” patlamasıyla sarsılır ve torununu evden kovar. Marius, otuz frankı, saati ve bir çanta eskisiyle, “Baron Pontmercy” olarak sokağa çıkar.
ABC Dostları ve Yoksulluğun Okulu
Sokakta Marius’ü iki okul bekler. Birincisi, hukuk öğrencisi arkadaşı Courfeyrac’ın onu getirdiği Musain kahvesinin arka odası: ABC Dostları derneği. Adı bir kelime oyunudur — “ABC” Fransızca okunuşuyla “abaissé”yi, yani “ezilmişleri” çağrıştırır; dernek, görünürde eğitim, gerçekte cumhuriyet için örgütlenen öğrencilerin çekirdeğidir. Hugo, bu genç kadroyu tek tek, sevgiyle portreler: Mermer yüzlü önder Enjolras — devrimin tek aşkı olduğu, güzelliğiyle idealizmin heykeli gibi duran genç; derneğin felsefi aklı Combeferre — “devrim ama uygarlıkla” diyen, kılıçtan çok okula inanan bilge; Marius’ü herkese “merkez” diye tanıtan sıcak yürekli Courfeyrac; ve hepsinin karşı kutbu Grantaire — hiçbir şeye inanmayan, içkiye ve alaya sığınan, ama Enjolras’a bir güneşe bakar gibi bakan kuşkucu. Marius, bu çevrede kendi Bonapartçılığının da sorgulandığı sert tartışmalardan geçer; imparatorluk hayranlığı, Combeferre’in tek cümlesiyle — özgür olmaktan büyük ne olabilir ki sorusuyla — ilk çatlağını alır.
İkinci okul, yoksulluktur. Hugo, Marius’ün üç yılını, romanın en ölçülü övgülerinden biriyle anlatır: Delikanlı, dedesinden gelen paraları geri yollayarak, avukatlık ruhsatını alana dek açlığın her basamağını — elbisesizliği, tek öğünü, ayakkabısından su alan günleri — onurla tırmanır ve Hugo’ya göre bu deneyim, sefaletin ender rastlanan armağanını ona verir: Yoksulluk, kimini alçaltır, Marius gibi ruhları ise arındırıp çelikleştirir. Bu yıllarda Marius’ün tek lüksü, vasiyetin peşinde koşmaktır: Montfermeil’e gidip “kahraman çavuş” Thénardier’yi arar; adamın battığını ve izinin silindiğini öğrenir — borç, ödenmemiş olarak yüreğinde asılı kalır.
Luxembourg Bahçesi: “O” ve “Ursule”
Marius’ün münzevi düzeninin tek gediği, Luxembourg bahçesindeki yürüyüşleridir ve orada, hep aynı kuytu yolda, hep aynı banka oturan bir çifti görmeye alışır: Beyaz saçlı, dinç bir adam ile yanındaki, on üç-on dört yaşlarında, sıska, silik bir kız çocuğu. Bir yıl aradan sonra bahçeye döndüğünde, banktaki kız çocuğunun yerinde bir mucize bulur: Çocuk, o bir yılda, göz kamaştırıcı bir genç kıza dönüşmüştür. Günler süren “görmeden geçme” oyunundan sonra bir akşamüstü, genç kızın gözleri Marius’ünkilerle karşılaşır — ve Hugo’nun deyişiyle, o bakışta, kadınlığın şafağındaki o adsız kudret vardır: Marius’ün hayatı ikiye bölünür. Delikanlı, âşıkların bütün gülünç kahramanlıklarına gömülür: Yeni giysisini yalnız o banka giderken giyer, kızın bankta unuttuğu mendil sanarak (aslında yaşlı adamındır) bir mendili kutsal emanet gibi koynunda taşır, adını bilmediği sevgilisine mendildeki “U.F.” harflerinden “Ursule” adını uydurur. Ama âşık taşkınlığı, sınırı aşar: Marius, çifti evlerine kadar izler, kapıcıdan soruşturur — ve beyaz saçlı adamın gözünden hiçbir şey kaçmaz. Bir hafta sonra Marius, Ouest Sokağı’ndaki eve gittiğinde ev boşaltılmıştır: “O”, iz bırakmadan gitmiştir. Okur, Marius’ün bilmediğini bilir: Yaşlı adam Valjean, genç kız Cosette’tir ve Valjean’ın hayat refleksi — izlendiğini sezdiği an kaybolmak — ilk kez Cosette’in kalbine mal olmuştur.
Jondrette Batakhanesi: Pusu
Aylar süren umutsuz arayışın ardından kader, romanın bütün iplerini tek bir çatı altında düğümler: Marius’ün Gorbeau evindeki odasının bitişiğinde, “Jondrette” adlı sefil bir aile oturmaktadır. Bir sabah Marius’ün kapısını, bu ailenin büyük kızı çalar — yırtık entarili, sesi soğuktan çatallaşmış, yüzünde çökmüş bir güzelliğin kalıntıları taşıyan bir genç kız (okurun az sonra tanıyacağı Éponine); babasının yardım dilenen mektuplarından birini getirmiştir. Marius, son beş frankını verir ve ilk kez, duvarın öbür yanındaki hayata dikkat eder: Alçıdaki bir delikten baktığında, sefaletin dibindeki bir in görür — ve o inin sahibinin, sadaka gelecek diye ateşe sandalye kırıp camı yumruklayarak “kış dekoru” hazırlayan profesyonel bir dilenci-dolandırıcı olduğunu. Az sonra ine, beklenen hayırsever girer: Yanında güzel bir genç kızla, ak saçlı bir bey. Marius’ün kalbi duracak gibi olur — gelenler, “Ursule” ile babasıdır. Ama asıl şimşek, Jondrette’in kafasında çakar: Adam, hayırseveri tanımıştır. Konuklar gittikten sonra Jondrette’in karısına haykırdığı cümle, pususunun ilanıdır — o akşam saat altıda geri gelecek olan bu “milyoner”i, çetesiyle birlikte ağa düşürecektir.
Marius için mesele, sevgilisinin babasının hayatıdır; doğru komiserliğe koşar ve karşısına çıkan uzun favorili, buz bakışlı komiser — Javert — ona iki tabanca verip planı kurar: Marius duvardaki deliğin başında bekleyecek, iş azıtınca havaya ateş edecektir. Akşam, pusu kurulur: Hayırsever (Valjean) gelir; Jondrette’in çağırdığı “komşular” — Patron-Minette çetesinin kolları sıvalı, yüzleri isli adamları — birer birer içeri süzülür; kapı tutulur. Ve Jondrette, maskesini atar: “Beni tanımadınız mı? Adım Jondrette değil — ben Thénardier’yim! Montfermeil’in hancısıyım!” Bu isim, odada iki insanı birden yıldırım gibi çarpar: Valjean’ı — geçmişi karşısındadır; ve duvarın arkasındaki Marius’ü. Delikanlı, tetikteki parmağıyla taş kesilir: Ateş ederse, babasının vasiyetindeki “kurtarıcıyı” polise teslim etmiş olacaktır; etmezse, “Ursule”ün babası gözlerinin önünde doğranacaktır. Hugo, kahramanını bu imkânsız terazide asılı bırakırken, odadaki sahne dehşete evrilir: Valjean, kaçma girişimi başarısız kalınca ipe bağlanır; Thénardier, ondan iki yüz bin frank getirtecek bir mektubu Cosette’e — Thénardier’nin ağzından adı ilk kez duyulur: “Tarlakuşu”na — yazdırmaya çalışır; Valjean’ın verdiği adresin sahte çıktığı anlaşılınca da kızgın keskiyle işkence başlar. Ve Valjean, romanın en sarsıcı hamlelerinden birini yapar: Kollarını, eski kürek mahkûmu esnekliğiyle iplerden sıyırır, kızgın keskiyi haydutların gözü önünde kendi çıplak koluna bastırır ve acıya kılı kıpırdamadan, “Benden korkacak bir şeyiniz yok; ama ben sizden korkmam” anlamına gelen tek bir soğuk cümleyle çeteyi dondurur.
Tam bu anda kapı açılır ve Javert, “Herkes olduğu yerde kalsın” der. Baskında çete tek tek kelepçelenir; Thénardier ve karısı tutuklanır; Éponine ile Azelma zaten gözaltındadır. Ve kargaşanın ortasında Javert, odadaki “kurban”ı sorgulamak için döndüğünde, pencere açıktır: Valjean, ipini kendi çözen adam, çatılardan kaybolmuştur. Üçüncü kısım, bu çifte kaçışla kapanır — Valjean yeniden yeraltına inmiş, Marius ise hem sevgilisini hem babasının “kahramanı” hakkındaki hakikati aynı gecede yitirip kazanmış olarak, taşınacak yer aramaktadır: Gorbeau evinde artık oturamaz, çünkü oradan geçen herkesin — Thénardier’nin, Javert’in, sarı paltolu adamın — gölgesi, onun aşkının üstüne düşmüştür.
DÖRDÜNCÜ KISIM: SAINT-DENIS SOKAĞI DESTANI
Plumet Sokağı: Bahçedeki Aşk
Dördüncü kısım, 1832 baharının kaynayan Paris’ine tarihsel bir giriş yaptıktan sonra, romanın en lirik bölümüne, Plumet Sokağı’ndaki bahçeye açılır. Valjean, Cosette’le birlikte, yüz yıl önce bir başkanın metresi için yaptırdığı bu kuytu eve yerleşmiştir; yıllardır bakılmayan bahçe, kendi hâline bırakılmış bir cennet yabaniliğindedir. Cosette artık genç kızdır ve Hugo, onun uyanışını iki paralel keşifle anlatır: aynanın keşfi — Cosette, güzel olduğunu fark eder — ve kalbin keşfi: Luxembourg’daki o yakışıklı yabancının anısı, içinde adı konmamış bir sızıya dönüşmüştür. Valjean, bu uyanışı dehşetle izler: Kızının mutluluğunu her şeyin üstünde tutan adam, o mutluluğun kendisinden başka bir kaynağı olabileceği düşüncesi karşısında, hayatında ilk kez, iyilikle bencilliğin iç içe geçtiği bir kıskançlık yaşar. Luxembourg’da Marius’ü fark ettiği gün bahçe gezilerini kesmesi, evi değiştirmesi hep bu korkunun refleksleridir.
Ama aşk, romanda kaderin öteki adıdır. Éponine — Marius’e beş franklık iyiliğin borcunu, kendi umutsuz aşkının bütün cömertliğiyle ödemeye kararlı olan kız — “o hanımefendinin” adresini bulur ve Marius’ü Plumet Sokağı’ndaki bahçeye getirir. Marius, bir taşın altına, imzasız, on beş sayfalık bir aşk itirafı bırakır; Cosette, defteri okur ve o akşam, alacakaranlık bahçede, gölgelerin arasından çıkan Marius’le karşılaşır. İki gencin ilk konuşması, Hugo’nun kaleminde, neredeyse dinsel bir sadelik taşır: “Beni seviyor musun?” — “Bunu bilmez misin?” Adlarını bile en sonunda öğrenirler: “Adım Marius. Ya sizin?” — “Benim adım Cosette.” Bunu izleyen altı hafta, iki âşığın, dünyadan gizli, bahçede geçirdiği, elele tutuşup baş başa konuşmaktan ibaret — ve Hugo’nun ısrarla vurguladığı üzere, tam da bu masumiyetiyle yüce — bir mutluluk mevsimidir.
Bu cennetin çevresinde ise karanlık dolaşmaktadır. Bir gece Plumet Sokağı’ndaki eve, hapisten kaçan Thénardier’nin yönlendirdiği Patron-Minette çetesi dadanır; soygunu önleyen, çetenin karşısına tek başına dikilen Éponine olur: “Bu eve girerseniz bağırırım, hepinizi ele veririm” diyen kız, altı azılı hayduta, kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların korkusuz diliyle meydan okur ve babası dahil çeteyi geri çevirir. Marius da kendi cephesinde son kozunu oynar: Cosette’in, babasının ani bir kararıyla İngiltere’ye götürüleceğini öğrenince (Valjean, koludaki iyileşmeyen yara, duvarda bir sabah bulduğu karalanmış adres ve kentin üstünde biriken siyasi fırtına yüzünden kaçış kararı almıştır), doksan yaşındaki dedesine gidip evlenme izni ister. Gillenormand, torununa kavuşmanın sevincini, huyundan vazgeçemeyip alayla örter; konuşma, ihtiyarın, çeyizsiz kızı kastederek söylediği tek bir kelimelik öneriyle — nikâhsız yaşamayı ima eden o kelimeyle — feci biçimde raydan çıkar. Marius, “Sen benim babamdan bahsediyorsun” der gibi bir öfkeyle evi terk eder; ihtiyar, “geri dön” diyemeden torununu ikinci kez kaybeder — bu kez, kendi bildiği kadarıyla, sonsuza dek.
5 Haziran 1832: Barikat Kuruluyor
Tarih, romanın kapısını omuzlar. Halkın sevdiği General Lamarque’ın cenazesi, 5 Haziran günü, yüz binlerin katıldığı bir gövde gösterisine, gösteri çatışmaya, çatışma ayaklanmaya dönüşür; saatler içinde Paris’in doğusu barikatlarla örülür. Hugo, ayaklanmayı hem destan hem muhasebe diliyle anlatır ve ünlü ayrımını yapar: Ayaklanma (émeute) ile başkaldırı (insurrection) arasındaki fark, haklılıktır — halkın egemenliğine karşı silah, isyandır; zorbalığa karşı silah ise hakkın ta kendisidir. 1832 barikatları, ona göre, tarihin yanlış saatinde çalan doğru saattir.
ABC Dostları, Corinthe meyhanesinin önünde, Chanvrerie Sokağı’nda kendi barikatlarını kurar. Barikatın nüfusu, romanın bütün yollarını kavşağa toplar: Enjolras ve arkadaşları; her taşın altından çıkan Gavroche; kitaplarının sonuncusunu da satıp yaşama sebebi kalmayan Mabeuf Baba; erkek kılığında, Marius’ün peşinden gelen Éponine; ve gönüllüler arasına sessizce karışan, iri yarı, ak saçlı bir ulusal muhafız üniformalı adam. Gavroche’un keskin gözü, bir başka gönüllüyü teşhis eder: Barikata sızmış olan bu “gönüllü”, polis hafiyesi Javert’tir. Müfettiş, aranıp üstünden çıkan kartla suçüstü yakalanır ve meyhanenin direğine bağlanır; Enjolras’ın hükmü nettir: Barikat düşmeden önce kurşuna dizilecektir. Javert’in yanıtı, karakterinin özetidir: “Neden hemen değil?”
Marius, bu sırada kendi kıyametini yaşamaktadır: O akşam bahçeye gittiğinde Plumet Sokağı’ndaki evi boşaltılmış bulur — Cosette gitmiştir. (Valjean, “taşınıyoruz” kararını uygulamış, baba kız, yola çıkış hazırlığı için Homme-Armé Sokağı’ndaki yedek eve geçmiştir.) Yaşama sebebi bir gecede elinden alınan Marius, bir duvar dibinden gelen sesin — Éponine’in son hediyesinin — çağrısına uyar: “Arkadaşların seni Chanvrerie Sokağı’ndaki barikatta bekliyor.” Ölmeye karar vermiş adam yürüyüşüyle barikata gider.
Barikatta İlk Gece: Éponine ve Mektup
Ordunun ilk saldırısı, akşam karanlığında gelir ve barikatı iki ölüm sahnesiyle mühürler. İlki Mabeuf Baba’dır: Top ateşiyle devrilen bayrağı yeniden dikmek için, seksen yaşın sükûnetiyle, kurşun yağmurunun altında barikatın tepesine tırmanan yaşlı adam, “Yaşasın devrim! Yaşasın cumhuriyet!” diye haykırıp bayrağı diker ve biçilir; Enjolras, delik deşik ceketi barikata sancak yapar. İkincisi, romanın yüreğini dağlayan sahnedir: Çatışmanın ortasında Marius’e doğrulan bir namlunun önüne, bir el uzanır — kurşun, o eli delip göğse saplanır. Marius, barikat savunmasını tek başına döndüren gözü kara bir hamleyle — bir barut fıçısını meşaleyle tehdit edip saldırganları püskürterek — çatışmayı kestikten sonra, karanlıkta ona seslenen cılız sesi bulur: Éponine, erkek giysileri içinde, kanlar içindedir. Ölürken, romanın en sade aşk itiraflarından birini yapar: Kurşunun önüne elini kendisi koymuştur; Marius’ü barikata çağıran da odur — herkesten önce kendisi ölmek, ama onu da başkasına bırakmamak istemiştir. Son dileği, ölünce alnına bir öpücük kondurulmasıdır; ve son görevi: cebindeki, “size ulaşmasın istedim ama…” diyerek uzattığı mektup. Marius, ölen kızın alnını öper ve mektubu okur: Cosette’ten gelmektedir; yeni adresini — Homme-Armé Sokağı 7 numarayı — ve bir hafta içinde İngiltere’ye gideceklerini bildirmektedir.
Marius, ölümle randevusundan önce iki iş yapar: Cosette’e bir veda mektubu yazar — “Dedem reddetti, çeyizin yok, benim param yok; barikattayım; ölüyorum; seni seviyorum” — ve mektubu, barikattan çıkarabileceği tek postacıya, Gavroche’a verir. Gavroche, “çocuk işi” diye söylenerek de olsa görevi kabul eder ve gece yarısı Homme-Armé Sokağı’nda mektubu, kapıya çıkan ak saçlı adama — Valjean’a — teslim eder. Valjean, mektubu okur ve romanın en karanlık iç anlarından birini yaşar: Cosette’i ondan çalacak adam, birkaç saat içinde, kimsenin suçu olmadan, kendiliğinden ölecektir; Valjean’ın tek yapması gereken, hiçbir şey yapmamaktır. Hugo, kahramanının bu uçurumun kenarında ne kadar durduğunu söylemez; yalnızca sonucu gösterir: Bir saat sonra Valjean, ulusal muhafız üniforması içinde, dolu tüfeğiyle, barikatın yolunu tutmuştur.
BEŞİNCİ KISIM: JEAN VALJEAN
Barikatın Sonu: Gavroche ve Altı Ağustos Böceği
Beşinci kısım, kuşatılmış barikatın son sabahıyla açılır. Chanvrerie barikatı, çevredeki bütün barikatların düştüğü, kentin orduya teslim olduğu haberiyle yapayalnız kalmıştır; Enjolras, durumu saklamaz ve aile babalarını, geleceği olanları barikattan gönderme kararı alır — dört üniforma bulunur, beş gönüllü çıkar; ve tam bu aritmetik açmazında, barikata yeni katılan ak saçlı adam, sırtındaki beşinci üniformayı sessizce ortaya koyar: Valjean, barikata girişini, dört değil beş babanın hayatını kurtararak imzalar.
Kuşatmanın kızıştığı saatlerde cephane tükenir ve romanın en yürek parçalayan sahnesi yaşanır: Gavroche, bir sepet kapıp barikatın önüne, ölü askerlerin fişekliklerini boşaltmaya çıkar. Sise ve küçüklüğüne güvenen çocuk, kurşunlar çevresinde toprağı kaldırdıkça oyuna döner: Her yaylım ateşine bir kuplesiyle karşılık verdiği, Voltaire’le Rousseau’ya takılan yaramaz şarkısını söyleyerek, sepetini doldurur. Barikattakiler dehşet içinde bağırır; Gavroche şarkıyla yanıt verir. Dördüncü ya da beşinci kurşun, serçeyi yere indirir; çocuk doğrulur, yüzünden kan sızarken şarkısının son dizesini söyler ve ikinci kurşunla susar. Hugo’nun cümlesi, bir çağın vicdanına kazınmıştır: O küçük büyük ruh, uçup gitmiştir.
Son saldırıdan önce Enjolras, direğe bağlı casusun infazını üstlenecek birini sorar; Valjean öne çıkar ve “hakkı” olduğu kabul edilir. Valjean, Javert’i barikatın arkasına, küçük sokağa götürür; müfettiş, “İntikamını al” der gibi, küçümseyen bir soğuklukla ölümü bekler. Valjean, ipleri keser: “Gidebilirsiniz.” Ve adresini verir — Homme-Armé Sokağı 7 numara — “Beni tutuklamak isterseniz, oradayım.” Sonra havaya bir el ateş edip barikata “İş tamam” diye döner. Javert, hayatında ilk kez, işleyemediği bir veriyle, ağır adımlarla uzaklaşır. Bu sahne, romanın felsefi düellosunun dönüm noktasıdır: Yasa, merhametin eline düşmüş ve merhamet, yasayı serbest bırakmıştır — Javert’in evreni, o dakikada, henüz kendisi bilmese de, çökmeye başlamıştır.
Barikat, öğle saatlerinde, topçu ve süngü hücumuyla düşer. Hugo, son direnişi bir destan gibi yazar: Meyhaneye çekilen son avuç insan; merdiven başında tek başına bir lejyon gibi dövüşen Enjolras; ve en üst katta, kurşuna dizilecek Enjolras’ın yanında, o âna dek bütün çatışmayı sarhoş uykusunda geçirmiş Grantaire’in uyanıp söylediği son söz: “Yaşasın cumhuriyet! Ben de onlardanım.” İnanmayan adam, inanan adamın elini tutarak, sekiz kurşunun karşısına onunla birlikte dikilir. Marius ise, omzundan ve başından yaralı, bilincini yitirirken bir demir pençenin kendisini kavradığını hisseder: Valjean, düşen barikattan, sırtında Marius’le, tek kaçış deliğine — sokağın ortasındaki lağım ızgarasına — iner.
Lağımlar: Çamurun İçinden Geçen Ruh
Hugo, Paris lağımlarına önce bir tarihçi-sosyolog olarak girer — “Leviathan’ın bağırsağı” dediği bu yeraltı kentinin tarihini, efsanesini, haritasını anlatır — sonra kahramanını bu bağırsağın içine salar. Valjean’ın sırtında baygın Marius’le yaptığı yeraltı yolculuğu, romanın laik cehennem inişidir: zifiri karanlıkta yön bulmak, devriye fenerlerinden köşelere sinerek kaçmak ve en dehşetlisi — dipsiz batak: Valjean, çöken bir zemin kuşağında, önce dizlerine, sonra beline, sonra çenesine kadar yükselen pis çamurun içinde, Marius’ü başının üstünde taşıyarak, ölümün ağzından adım adım geçer. Hugo’nun imgesi açıktır: Bu, bir vaftizdir — toplumun bütün pisliğinin biriktiği yerden, bir insan, başka bir insanı başının üstünde taşıyarak çıkmaktadır.
Çıkış kapısı, kilitli bir demir parmaklıktır ve anahtarı, romanın alay eden kaderi, yine aynı adamın eline vermiştir: Karanlıktan Thénardier belirir — polisten lağıma kaçmış, elinde maymuncuk. Valjean’ı tanımaz; onu, “cesedini” soymak için taşıyan bir katil sanır ve tarifesini söyler: Kazancın yarısı karşılığında kapıyı açar. Valjean’ın ceplerindeki otuz frankı alır, üstelik — ileride kendine koz olsun diye — Valjean’ın ceketinden gizlice bir parça yırtar ve kapıyı açar. Valjean, Seine kıyısında, akşam ışığında, özgür havayı içine çeker — ve başını kaldırdığında, karşısında Javert’i bulur. (Müfettiş, lağım çıkışını Thénardier için tutmaktadır; ağına düşen av, hayatını bağışlayan adamdır.) Valjean, direnmez; tek bir şey ister: Şu baygın genci evine götürmek için yardım. Javert — Javert! — arabayı çağırır. Marius, dedesinin evine bırakılır; Valjean, ikinci ricasını eder: Evine uğrayıp Cosette’e bir söz söylemek. Javert kabul eder ve Homme-Armé Sokağı’nın köşesinde, “Burada beklerim” der. Valjean, üst kata çıkıp pencereden baktığında sokak boştur: Javert gitmiştir.
Javert’in Çıkmazı
Nereye gittiğini, Hugo’nun “Javert raydan çıktı” başlıklı bölümü anlatır: Müfettiş, Seine kıyısında, hayatının ilk düşünme krizinin içindedir. Zihni, iki basit ve amansız gerçeğin arasında ezilmektedir: Bir kürek mahkûmuna hayatını borçlanmıştır — ve borcunu, onu serbest bırakarak ödemiştir; yani yasayı çiğnemiştir. Ama asıl yıkım daha derindir: Javert’in evreninde otorite tek parçadır, yasa iyiliğin kendisidir ve suçlu, düzelmez biçimde kötüdür. Oysa şimdi, bu evrenin üstünde, başka bir güneş doğmuştur: yasadan üstün bir iyilik — merhamet. Jean Valjean, onun bütün sisteminin kanıtlanmış istisnasıdır: yüce bir suçlu, merhametli bir mahkûm. Javert, ya bu yeni güneşi kabul edecek — yani bugüne kadarki bütün hayatının eksik olduğunu — ya da eski evrenine dönecek, yani az önce kendi eliyle serbest bıraktığı adamı tutuklayacaktır. İkisini de yapamaz. Karakola girip, gelecekteki mahkûmların iyiliği için kılı kırk yaran, dokunaklı bir hizmet raporu yazar — parmaklıkların, hücrelerin, ayakkabısız bekletilen tutukluların ıslahına dair maddeler — ve Seine’in en karanlık burgacının üstündeki köprüden, gecenin içine bırakır kendini. Hugo’nun hükmüyle: Javert intihar etmemiştir; içindeki iki mutlaktan birini seçemeyen adam, mutlağın kendisine teslim olmuştur.
Düğün, İtiraf ve Sürgün
Marius, aylar süren bir ölüm kalım nekahetinden sonra kendine gelir; dedesi Gillenormand, torununu ikinci kez kaybetme korkusunun eritemediği ne kadar inat varsa hepsini bir kenara atmıştır: Marius “Evleneceğim” dediğinde ihtiyarın yanıtı, romanın en tatlı sürprizlerinden biridir — “Bunu bekliyordum; kız hazır.” Valjean da kendi cephesinde son engelleri kaldırır: Cosette’e, aslını sakladığı altı yüz bine yakın franklık serveti (Madeleine yıllarının, ormanda gömülü bekleyen birikimini) çeyiz olarak verir ve bir dizi beyaz yalanla, Cosette’in nüfus ve kimlik boşluklarını evliliğe engel olmaktan çıkarır. Düğün, 1833 Şubat’ında yapılır; Cosette’in mutluluğu güneş gibidir; Valjean, o gece, gerekçe gösterip düğün sofrasından erken ayrılır ve boş evinde, Cosette’in küçükken giydiği yas elbisesinin durduğu bavulun — kendi deyişiyle “ayrılmazın” — başında, ihtiyar başını örtüp hıçkıra hıçkıra ağlar.
Ertesi gün, romanın son büyük vicdan sahnesi yaşanır: Valjean, Marius’e gerçeği söyler — “Ben Jean Valjean’ım; kürek mahkûmuyum; Cosette’in babası değilim.” Neden sustuğu sorulduğunda susabilirdi; neden konuştuğu ise Champmathieu gecesinin devamıdır: Sahte bir adla bu ailenin ekmeğini yiyerek yaşamak, onun için, çalınmış bir mutluluktur; vicdan, son lokmaya kadar hesap ister. Marius, itirafı, elindeki eksik ve yanlış bilgilerin ışığında okur: Karşısındaki adam, ona göre, Javert’i barikatta infaz etmiş (öyle sanmaktadır) ve serveti şüpheli bir eski mahkûmdur. Cosette’e hiçbir şey söylenmez; ama Valjean’ın “arada bir Cosette’i görme” ricası, önce buz gibi bir hoşgörüyle karşılanır, sonra küçük düşürücü ayrıntılarla — ateş yakılmayan bekleme odası, kaldırılan koltuk — adım adım kapıya işaret edilir. Valjean, direnmez; ziyaretlerini kendisi seyrekleştirir, sonra keser. Cosette’siz kalan adam, gözle görülür biçimde sönmeye başlar: Önce Saint-Louis Sokağı’nın köşesine kadar yürür, sonra yarısına, sonra kapısından çıkamaz olur; yatağa düşer. Hekimin teşhisi, romanın teşhisidir: Hastalığı, kaybedilmiş bir sevgili gibi görünmektedir; buna ilaç yoktur.
Son: Şamdanların Işığında
Çözülme, romanın adalet terazisini son kez kuran bir alçaklıktan gelir: “Thénard” takma adıyla Marius’ün kapısına dayanan Thénardier, para karşılığında damat beye “kayınpederinin” sırlarını satmaya gelmiştir — Jean Valjean bir katil ve hırsızdır; kanıt olarak, 6 Haziran 1832 günü lağımda sırtında taşıdığı “kurbanından” yırttığı ceket parçasını gösterir. Thénardier, sattığı bilginin, alıcının elinde neye dönüştüğünü anlayamadan zengin olur: Marius, dolaptaki kanlı ceketle yırtığı birleştirir ve gerçek, üstüne yıkılır — lağımın adsız kurtarıcısı, kendisini ölümden sırtında taşıyan adam, Jean Valjean’dır; üstelik Thénardier’nin “kanıtları”, Javert’in intiharını ve Madeleine servetinin helal kaynağını da ortaya çıkarmıştır. Marius, Cosette’i kaptığı gibi arabaya atlar; Homme-Armé Sokağı’na, “affet beni” demeye giderler.
Kapıyı açtıklarında Valjean, ölüm döşeğindedir; şöminenin üstünde piskoposun iki gümüş şamdanı yanmaktadır. Son sahne, romanın bütün sularının döküldüğü denizdir: Cosette’in “babacığım” çığlığı, Marius’ün diz çöküşü — “Beni siz kurtardınız; neden söylemediniz?” — ve Valjean’ın, ikisinin ellerini ellerinde tutarak yaptığı uzun veda. Cosette’e annesini vasiyet eder: “Fantine… Bu adı ezberle ve her andığında diz çök. O çok acı çekti. Seni çok sevdi.” Mutluluğun reçetesini bırakır: Birbirinizi sevin; dünyada bundan başka pek bir şey yoktur. Ve şamdanları gösterir: Onları verenin, kendisinden hoşnut olup olmadığını bilmek ister; elinden geleni yapmıştır. Hugo, ölüm anını, romanın metafizik imzasıyla kapatır: Gece yıldızsızdır ve kapkaranlıktır; karanlıkta, hiç kuşkusuz, kanatlarını açmış, ruhu bekleyen büyük bir melek durmaktadır.
Romanın son sayfası, Père-Lachaise mezarlığının kimsesizler köşesindeki bir taşı gösterir: Üstünde isim yoktur; yalnızca, yıllar önce bir elin kurşun kalemle yazdığı, yağmurla tozun yavaş yavaş sildiği dört dize vardır — uyuyan adamın, meleği elinden gidince öldüğünü, gün batıp gecenin gelişi gibi kendiliğinden öldüğünü söyleyen dört dize.
DERİNLEMESİNE KARAKTER ÇÖZÜMLEMELERİ
Jean Valjean: Bir Ruhun Kırk Yıllık İnşası
Jean Valjean, dünya edebiyatının en büyük “dönüşüm” karakteridir; ama Hugo’nun dehası, bu dönüşümü tek seferlik bir mucize olarak değil, ömür boyu süren ve her seferinde daha pahalıya mal olan bir dizi sınav olarak kurmasındadır. Piskoposun sofrası, Valjean’ı iyi yapmaz; yalnızca içindeki savaşı başlatır — nitekim o geceden çıkan adamın ilk işi, bir çocuğun parasına basmaktır. Asıl dönüşüm, Petit-Gervais’nin ardından dökülen gözyaşlarında başlar ve romanın her büyük düğümünde yeniden sınanır: Champmathieu gecesinde Valjean, rahatı ile masum bir yabancının hayatı arasında; Marius’ün mektubunu okuduğu gece, Cosette’i elinde tutmak ile rakibinin hayatı arasında; barikatta, Javert’in ipleri elindeyken, kırk yıllık zulmün öcü ile merhamet arasında; ve düğünün ertesi sabahı, huzurlu bir yalanla ölmek ile yıkıcı bir doğruyla yaşamak arasında seçim yapar. Hugo’nun ısrarla gösterdiği şey, bu seçimlerin hiçbirinin kolaylaşmadığıdır: Vicdan, Valjean’da bir alışkanlık değil, her defasında kanayan bir ameliyattır. “Bir kafatasının içinde fırtına” bölümünün büyüklüğü buradadır — okur, iyiliğin bedava olmadığını, bir gece boyunca, kahramanla birlikte öder.
Valjean’ın kimlik değiştirmeleri de bu ışıkta okunmalıdır: Madeleine, Fauchelevent, Leblanc — her ad, bir kaçış olduğu kadar bir hizmet biçimidir; Valjean adları, kendini kurtarmak için değil, başkalarına yararlı kalabilmek için değiştirir. Onun trajedisi, toplumun kendisine tek bir kimliği — “kürek mahkûmu” damgasını — kalıcı olarak uygun görmesidir: Roman boyunca kaç kez yeniden doğarsa doğsun, sarı pasaport hep bir yerden geri döner. Bu yüzden son perdedeki itirafı, karakterin zirvesidir: Artık kimse onu kovalamamaktadır; Javert ölmüş, geçmiş gömülmüştür — Valjean’ı son kez zindana, bu kez gönüllü bir yalnızlık zindanına gönderen, dışarıdaki hiçbir güç değil, kendi vicdanıdır. Hugo, kahramanına mutluluğun değil, azizliğin sonunu yazar; ve azizlik, romanda, sevilenden vazgeçebilme kudreti olarak tanımlanır.
Javert: Erdemin Canavarlaşması
Javert, ucuz bir kötü adam değildir ve romanın ahlaki derinliği, büyük ölçüde bu incelikte saklıdır. Javert rüşvet yemez, zevk için zulmetmez, görevi dışında sinek incitmez; özel hayatı yok denecek kadar sade, disiplini kusursuz, cesareti tamdır. Onu korkunç yapan, kusurları değil, erdemlerinin mutlaklaşmasıdır: Javert, yasayı adaletin kendisi sanır ve bu özdeşleştirme, onu düşünmekten muaf kılar. Zindanda doğmuş olması, karakterinin anahtarıdır: Toplumun dışında doğan adam, içine alınmayacağını sezdiği o topluma, en katı bekçisi olarak “hizmet ederek” girmiştir — Javert’in yasa tapıncı, bir tür öz-inkârdır: Kendi kökenindeki “suçlu sınıfına” duyduğu nefret, aslında kendine dönük bir arınma çabasıdır.
Hugo, bu karakteri iki sahnede zirveye taşır. İlki, Madeleine’e kendini ihbar etme sahnesidir: Javert, “suç işledim, amirime iftira attım, cezalandırılmalıyım” derken, sisteminin tutarlılığını kendi aleyhine işletir — bu adam adaletsiz değil, adaletin makinesi olmuş bir adamdır; makine, kendini de öğütmeye hazırdır. İkincisi, Seine kenarındaki son gecedir: Valjean’ın merhameti, Javert’in evrenine, işleyemeyeceği bir veri sokar — yasanın mahkûm ettiği adam, yasanın bekçisinden daha yüksek bir iyilik sergilemiştir. Javert’in intiharı, bu yüzden bir pişmanlık değil, bir mantık sonucudur: İki mutlak — yasa ve merhamet — aynı gökte duramayınca, tek güneşli evrenini yitiren adam, evrensiz yaşayamaz. Hugo’nun son dokunuşu unutulmazdır: Javert, ölmeden önce, tutukluların koşullarını iyileştirecek öneriler yazar — merhamet, o taş yüreğe, ancak ölümün eşiğinde ve bir hizmet raporu biçiminde sızabilmiştir.
Fantine: Toplumun Tuttuğu Ayna
Fantine, romanın en kısa ömürlü ana karakteridir ama önsözdeki davanın baş tanığıdır: “Açlığın düşürdüğü kadın.” Hugo, onun çöküşünü melodramdan titizlikle kaçınarak, neredeyse bir bilirkişi raporu soğukkanlılığıyla, neden-sonuç zinciri hâlinde yazar: Terk edilme → çocuğun gizlenme zorunluluğu → ihbar → işten atılma → borç → saç → dişler → beden. Zincirin her halkasında bir toplumsal kurum durur: Erkeği sorumsuz bırakan hukuk, “ahlak” adına ekmeği kesen işyeri, sömürüyü işletmecilik sayan Thénardier düzeni, düşen kadını damgalayan polis. Fantine’in kendisi, bu zincirin hiçbir halkasında suçlu değildir; tek “suçu” sevmek ve inanmaktır. Hugo’nun onun için kullandığı ışık imgeleri — altın saç, inci dişler — bilinçli bir sembolizmdir: Toplum, bu kadının ışığını parça parça satın alır ve karanlıkta ölüme bırakır. Fantine’in anneliği ise karakterin kutsal çekirdeğidir: Sattığı her şeyi Cosette için satar ve romanın acı ironisi, bütün bu fedakârlığın, Thénardier yalanlarına aktığını bir tek onun bilmemesidir. Ölümü de simgeseldir: Fantine’i öldüren hastalık değil, Javert’in içeri girişidir — yani umudun, yasa eliyle öldürülmesi.
Cosette ve Marius: Işığın Gençliği
Cosette, eleştirmenlerce zaman zaman “fazla silik” bulunmuş bir karakterdir; ama bu siliklik, romanın mimarisinde bir işlev taşır. Cosette, romanda bir özne olmaktan çok, bir emanet ve bir ışıktır: Fantine’in emaneti, Valjean’ın kurtuluş aracı, Marius’ün yıldızı. Hugo, onun iç dünyasını derinleştirmek yerine, çevresindekilerin onun üzerinden dönüşümünü anlatır — sevilmeyen çocuğun sevilince güzelleşmesi, romanın “sevgi, varlığın güneşidir” tezinin canlı kanıtıdır. Yine de Cosette’in kendi küçük dramı yok değildir: Geçmişi ondan sistemli biçimde saklanmış, annesinin adını bile son sahneye dek öğrenememiştir; onun masum mutluluğu, iki kuşağın acısının üstüne örtülmüş bir tüldür ve Hugo, bu örtünün bedelini Valjean’a ödetir.
Marius ise gençliğin ta kendisidir — bütün soyluluğu ve bütün körlüğüyle. Babasının keşfiyle yaşadığı dönüşüm, onun en güçlü yanını gösterir: Marius, hakikat karşısında konum değiştirebilen bir ruhtur; kralcılıktan Bonapartçılığa, oradan cumhuriyet saflarına savruluşu, döneklik değil, dürüstlüğün ergenliğidir. Ama aynı Marius, romanın son kısmında, eksik bilgiyle hüküm veren gençliğin de örneği olur: Valjean’ı, yanlış çıkarımlar zinciriyle mahkûm eder ve ihtiyarı, hayattaki tek sevgisinden adım adım koparır. Hugo’nun buradaki dersi incedir: Marius kötü kalpli değildir; “namuslu adam” refleksiyle davranmaktadır — ve roman, tam da bu yüzden, iyi niyetli yargının bile, merhametten yoksunsa, zulme dönüşebileceğini gösterir. Thénardier’nin açgözlülüğünün gerçeği ortaya çıkarması, Marius’ün alacağı dersin ilahi ironisidir: Delikanlı, hayatını iki kez (barikatta ve lağımda) borçlu olduğu adamı, ancak bir alçağın kanıtlarıyla tanıyabilmiştir.
Thénardier Ailesi: Sefaletin İki Kuşağı
Thénardier, romanın önsözdeki üçlemesine sığmayan dördüncü tiptir: sefaletin kurbanı değil, işletmecisi. Hugo, onu toplumsal koşullarla mazur göstermeyi açıkça reddeder; Thénardier’nin kötülüğü, yoksulluğun ürünü değil, yoksulluğu bile sermayeye çeviren bir zekânın ürünüdür — Waterloo’da ceset soyarken “kahraman” olması, bu simyanın ilk örneğidir. Onun yok edilemezliği de bilinçli bir kurgu tercihidir: Roman boyunca herkes — iyiler de kötüler de — bedel öderken, Thénardier her batıştan yeni bir dolapla çıkar ve final, ahlaki açıdan romanın en rahatsız edici notunu düşer: Marius’ün (bilgiyi satın almak için verdiği) parasıyla Amerika’ya gider ve orada köle ticaretine girer. Hugo’nun mesajı serttir: Toplum, Valjean’ları zindana tıkarken, Thénardier’leri yalnızca yer değiştirmeye zorlar.
Bu ailenin asıl trajedisi, çocuklarıdır ve Hugo, burada romanın en acı simetrisini kurar: Aynı ana babanın üç çocuğu — Éponine, Gavroche ve iki küçük — sokağa savrulur; ama sefalet, her birinde başka bir çiçek açar. Éponine, kirletilmiş bir hayatın içinden, romanın en saf aşk fedakârlığını çıkarır: Sevdiği erkeği rakibesine götürür, babasının çetesini tek başına durdurur ve kurşunun önüne elini koyar — onun “Herkesten önce ben ölmek istedim” itirafı, sevgiyi hiç görmemiş bir ruhun, sevgiyi buluşundaki bütün çarpıklığı ve bütün yüceliği içerir. Gavroche ise sefaletin öteki mucizesidir: Sevgisizliğin nefret üretmesi gerekirken, bu çocuk, evrensel bir şefkat üretir — tanımadığı iki küçüğü (kardeşleri olduğunu bilmeden) barındırır, düşmanına bile şarkıyla ateş eder. Kardeşlerin barikattaki ve sokaklardaki ölümleri, önsözdeki üçüncü davanın — “karanlığın güdükleştirdiği çocuk” davasının — kapanış belgeleridir; Hugo, bu davada topluma beraat vermez.
Piskopos Myriel ve Enjolras: İki Aziz, İki Yol
Romanın iki ucunda, iki “saf” adam durur ve Hugo, ikisini bilinçli olarak aynalar: Piskopos Myriel, merhametin azizi; Enjolras, devrimin azizi. İkisi de kendine hiçbir şey ayırmaz, ikisi de bir mutlağa adanmıştır; farkları, mutlaklarının niteliğindedir — biri ruhları tek tek kurtarmaya, öteki dünyayı toptan değiştirmeye and içmiştir. Hugo, ikisini de sever ama hiyerarşisini gizlemez: Romanı açan ve kapatan (şamdanlar aracılığıyla ölüm döşeğine kadar uzanan) güç, piskoposun merhametidir; barikat ise, bütün görkemine karşın, yenilir. Enjolras’ın infaz sahnesindeki güzelliği — Grantaire’in “Ben de onlardanım” deyip onun elini tutarak ölmesi — Hugo’nun devrime yazdığı ağıttır: İnancın gücü öyle büyüktür ki, inançsızı bile ölümde kendine katar; ama tarih, romana göre, barikatla değil, vicdanların tek tek fethiyle ilerleyecektir. Myriel’in Valjean’a, Valjean’ın Javert’e ve Marius’e uzanan iyilik zinciri, romanın asıl “devrimi”dir.
TEMA VE MOTİF ANALİZİ
Yasa ile Merhamet: Romanın Büyük Terazisi
Sefiller’in bütün mimarisi, iki adalet anlayışının karşıtlığı üstüne kuruludur. Bir yanda yasanın adaleti vardır: ölçen, damgalayan, geçmişi silinmez sayan adalet — simgesi Javert, aracı sarı pasaport, mabedi kürek zindanıdır. Öte yanda merhametin adaleti durur: İnsanı işlediği suçla değil, olabileceği şeyle tartan adalet — simgesi Piskopos Myriel, aracı gümüş şamdanlar, mabedi açık kapıdır. Hugo, bu karşıtlığı soyut bir tartışma olarak değil, tek bir insan hayatı üzerinde yürütülen kırk yıllık bir dava olarak işler: Jean Valjean, iki adaletin de elinden geçer ve roman, sonucu tartışmaya yer bırakmadan kaydeder — yasa, on dokuz yılda bir insanı canavara çevirmiştir; merhamet, bir akşam yemeğinde onu yeniden insan yapmaya başlamıştır. Ancak Hugo, ucuz bir yasa düşmanı değildir; romanın istediği, yasasızlık değil, yasanın merhametle terbiye edilmesidir. Javert’in intihar bölümündeki formül bunun kanıtıdır: Müfettişi yıkan, yasanın varlığı değil, yasanın üstünde bir amirin — vicdanın — var olduğunu keşfetmesidir. Roman boyunca değişen tek şey de budur: Kişiler değil, kişilerin yasa ile vicdan arasındaki sıralaması.
Kurtuluş ve Vicdan: İç Mahkemeler
Romanın dış olay örgüsü bir kovalamacadır; iç olay örgüsü ise bir dizi mahkemedir — ve asıl kararlar hep iç mahkemelerde verilir. Hugo, dört büyük “vicdan duruşması” yazar: Valjean’ın Champmathieu gecesi (rahat mı, hakikat mi), Valjean’ın Marius’ün mektubunu okuduğu gece (kıskançlık mı, fedakârlık mı), Javert’in Seine gecesi (yasa mı, merhamet mi) ve Valjean’ın düğün ertesi itirafı (mutlu yalan mı, yıkıcı doğru mu). Bu duruşmaların ortak yapısı dikkat çekicidir: Hepsinde dış zorlama sıfırdır — kimse Valjean’ı Arras’a gitmeye, Javert’i köprüye çıkmaya mecbur etmez; mahkemeyi kuran, savcısı ve yargıcı olan, vicdanın kendisidir. Hugo’nun insana dair temel önermesi buradadır: İnsanı hayvandan ayıran şey akıl değil, kendi kendini yargılayabilme kudretidir; ve bir toplumun uygarlık düzeyi, zindanlarının değil, vicdanlarının gücüyle ölçülür. Kurtuluş da bu yüzden asla tek seferlik değildir: Valjean, romanın sonunda bile “elimden geleni yaptım mı?” diye sorarak ölür — Hugo’da azizlik, varılan bir makam değil, ölene dek süren bir dava sürecidir.
Sefalet: Üç Dava, Tek Sanık
Romanın adı, tezidir. Hugo, önsözde açtığı üç davayı — yoksulluğun alçalttığı erkek, açlığın düşürdüğü kadın, karanlığın güdükleştirdiği çocuk — roman boyunca üç karakter hattında görür: Valjean, Fantine, Cosette-Gavroche-Éponine. Üç davanın da sanığı aynıdır: toplum. Hugo’nun toplumsal eleştirisi, tek tek kötü insanlar üzerinden değil, mekanizmalar üzerinden işler: Valjean’ı hırsız yapan ekmek fiyatı ve işsizliktir; onu canavar yapan ceza sistemidir; Fantine’i düşüren, babalık davasını tanımayan hukuk ile “ahlaklı” işyeridir; çocukları sokağa döken, eğitimsizlik ve umursamazlıktır. Romanın ünlü denklemi — cehennemi kaldırmak için okul açmak gerektiği, bir okul kapısının bir zindan kapısını kapattığı düşüncesi — Hugo’nun siyasi programının özüdür: O, sadaka değil, yapısal dönüşüm ister; merhamet bireysel erdemdir ama sefaletin ilacı toplumsaldır. Bu yüzden Sefiller, bir acıma romanı değil, bir sorumluluk romanıdır: Okurdan gözyaşı değil, taraf olmak ister.
Kader, Tanrı ve Tesadüfün Grameri
Romanda tesadüfün eli her yerdedir: Valjean’ın düştüğü manastırın bahçıvanı, kurtardığı adam çıkar; Marius’ün bitişik komşusu, babasının “kurtarıcısı” çıkar; lağımın kapısındaki anahtar, Thénardier’nin elindedir; barikattaki esir, Javert’tir. Modern okurun “fazla rastlantı” diyebileceği bu örgü, Hugo’nun evren anlayışında rastlantı değildir: Yazar, tarihinde ve kurgusunda aynı ilkeyi işletir — Waterloo’yu yağmurun kazandırdığı gibi, ruhların davasını da görünmez bir el yönetmektedir. Sefiller’in evreninde tesadüf, Tanrı’nın gramer kurallarıdır: Her karşılaşma, bir borcun ödenmesi ya da bir sınavın kurulmasıdır. Ama Hugo’nun kaderciliği, insanı edilgen kılmaz; tam tersine: Kader sınavı kurar, seçimi insan yapar. Valjean’ın karşısına Javert’i çıkaran kaderdir; ipi kesen, Valjean’dır.
Aşkın Katmanları
Roman, sevginin neredeyse bütün türlerini tek yapıda toplar ve aralarında sessiz bir hiyerarşi kurar. En altta Tholomyès’in tüketici hazzı vardır — sevgi görünümlü bencillik; onun ürünü, terk edilmiş Fantine’dir. Üstünde Marius ile Cosette’in romantik aşkı yükselir — saf, güzel, ama romanın gösterdiği gibi, kendine dönük ve çevresine karşı kör bir mutluluk. Onun üstünde Éponine’in karşılıksız aşkı durur — hiçbir şey beklemeyen, uğrunda ölünen sevgi. Fantine’in anneliği, bir üst katmandır: kendini parça parça satan sevgi. Ve zirvede, Valjean’ın Cosette’e sevgisi vardır: içinde babalığı, kurtuluşu ve tapınmayı birleştiren, en sonunda sevileni kendi mutluluğu için değil, sevilenin mutluluğu için bırakabilen sevgi. Hugo’nun ölüm döşeğindeki formülü, bu piramidin taşıdığı damdır: Birbirini sevmek — dünyada bundan başka pek bir şey yoktur; ve sevmek, insanın Tanrı’ya bakabildiği tek penceredir.
Mekânların Dili: Zindan, Manastır, Barikat, Lağım
Hugo’nun büyük ara bölümleri, süs değil, romanın simge iskeletidir. Zindan ile manastır, yazarın kendi eliyle karşılaştırdığı ikiz mekânlardır: İkisi de duvar, hücre ve kefarettir; ama biri zorla ve nefretle, öteki gönüllü ve sevgiyle — aradaki fark, bütün romanın davasıdır: Aynı acı, ruhu neye göre taşlaştırır ya da arındırır? Barikat, üçüncü mabettir: Sokak taşlarından örülmüş bu geçici yapı, geleceğin kilisesidir; Hugo, orada ölenleri şehit diliyle yazar. Ve lağım, romanın ters çevrilmiş vaftiz kurnasıdır: Kentin bütün pisliğinin aktığı yerden, bir adam, başka bir adamı başının üstünde taşıyarak geçer — Valjean, Paris’in bağırsağında, toplumun tortusunun içinde, ruhunun en temiz işini yapar. Gümüş şamdanlar ise bütün mekânları birbirine bağlayan taşınabilir kutsaldır: Piskopostan Valjean’ın ölüm döşeğine, romanın alfa ve omegası, iki mumun ışığıdır.
ANLATIM TEKNİĞİ VE ÜSLUP
Sefiller, tür olarak sınıflandırmaya direnen bir eserdir: Roman, destan, tarih, deneme, vaaz ve sosyolojik inceleme, tek yapıda iç içe geçer. Hugo’nun anlatıcısı, Austen ya da Flaubert’in görünmez anlatıcısının tam karşıtıdır: Görünür, sesli, taraflı bir anlatıcıdır — okura seslenir, karakterlerini yargılar, tarih ve felsefe dersleri verir, gerektiğinde “Ben o gün oradaydım” diyerek tanıklığını ortaya koyar. Bu tekniğin en tartışmalı ürünü, ünlü ara bölümlerdir: Waterloo’ya on dokuz bölüm, manastır kurumuna iki kitap, Paris argosuna bir inceleme, lağım tarihine bir “deniz altı seferi.” Aceleci okurun atladığı bu bölümler, romanın düşünsel omurgasıdır: Waterloo, kader ve tarih felsefesini; manastır, kefaret sorusunu; argo, sefaletin dilbilimini; lağım, toplumun bilinçaltını kurar. Hugo’nun yöntemi bilinçlidir — o, tek bir adamın öyküsünü anlatmıyor, o öykünün içinde yüzdüğü okyanusu da haritalıyordur.
Üslup düzeyinde Hugo, antitezin şairidir: Işık-karanlık, aziz-canavar, zindan-manastır, gamin-melek — cümle kuruluşundan karakter mimarisine kadar her düzeyde karşıtlıklar çarpışır. Retorik gücü, romanı vaaz kürsüsüne yaklaştırır ama iki şey onu kurtarır: birincisi, somut ayrıntının gücü — Cosette’in kovasının demir kulpu, Fantine’in iki dişi, Gavroche’un fişek sepeti gibi, soyut davaları ete kemiğe büründüren nesneler; ikincisi, sahne kurma dehası — Hugo, bir tiyatro adamı refleksiyle, her büyük fikrini bir büyük sahneye çevirir: Merhamet kuramı yerine şamdan sahnesi, vicdan kuramı yerine Arras mahkemesi, çocukluğun kutsallığı yerine ormandaki kova. Zaman kullanımı da anıtsaldır: On yedi yıllık olay örgüsü (1815-1833 ve sonrası), geniş tarihsel panolarla dar “gerçek zamanlı” krizler arasında gidip gelir — Champmathieu gecesi ya da barikatın son sabahı, saat saat anlatılırken, manastırın beş yılı birkaç sayfada geçer. Ve romanın ritmini, motiflerin dönüşü sağlar: Şamdanlar, sarı pasaport, “24601” numarası, Fantine’in adı — her biri, yüzlerce sayfa arayla geri gelerek, bu dev yapıyı bir senfoninin ana temaları gibi birbirine bağlar.
ROMANIN ETKİSİ VE GÜNCELLİĞİ
Sefiller, yayımlandığı 1862’de, edebiyat tarihinin ilk küresel kitap olaylarından birini yarattı: Eşzamanlı çok merkezli basım, tefrika kuyrukları, korsan baskılar ve hemen başlayan çeviriler. Halk, kitabı bir dava belgesi gibi sahiplendi; resmi eleştiri bölündü — kimi büyük yazarlar eseri tehlikeli, abartılı ya da “sahte” buldu; ama okurun hükmü kesindi ve zamanın hükmü okurdan yana çıktı. Roman, dünya dillerine yüzlerce kez çevrildi; Osmanlı-Türk okuru da onu çok erken tanıdı: Sefiller, Türkçeye çevrilen ilk büyük Batı romanlarından biri oldu (1862’de “Mağdurîn Hikâyesi” adıyla özetlenerek, sonra “Hikâye-i Mağdurîn” ve nihayet bugünkü adıyla) ve Türk romancılığının doğuşunda, toplumsal vicdan temasının edebiyata girişinde belirgin bir pay taşıdı.
Etkisi edebiyatla sınırlı kalmadı. Ceza hukukunda, damgalamanın ve orantısız cezanın eleştirisi; sosyal politikada, “suçun toplumsal kökeni” tartışması; siyasal kültürde, barikat imgesinin evrenselleşmesi — hepsinde Sefiller’in payı vardır. Popüler kültürdeki hayatı ise başlı başına bir olgudur: Sinemanın ilk yıllarından bu yana onlarca film ve dizi uyarlaması yapıldı; 1980’de sahnelenen ve dünyanın en uzun soluklu, en çok izlenen müzikallerinden biri hâline gelen uyarlama, romanın karakterlerini — Valjean’ı, Javert’i, Fantine’i, Gavroche’u — kitabı hiç okumamış kuşaklara bile tanıttı. “24601” bir kültür koduna, barikat şarkıları protesto meydanlarının repertuvarına dönüştü.
Güncelliği ise, ne yazık ki, eskimeyen türdendir. Hugo’nun önsözdeki koşulu — “yeryüzünde cehalet ve sefalet sürdükçe” — hâlâ yürürlüktedir: Sabıka damgasının iş kapılarını ömür boyu kapatması, yoksulluğun suça, suçun daha derin yoksulluğa dönüştüğü kısırdöngü, göç ve kimlik belgesinin insanı “sarı pasaportlu” kılması, sokak çocukları, kadın yoksulluğu — romanın davaları, adres değiştirmiş olarak sürmektedir. Sefiller’in her kuşakta yeniden okunmasının nedeni budur: O, bir dönemin belgesi olarak değil, açık bir dava dosyası olarak güncel kalır.
SONUÇ
Sefiller, tek cümleyle, merhametin gücü üzerine yazılmış en büyük savunmadır. Hugo, koca yapının bütün katlarını — tarihi, siyaseti, felsefeyi, aşkı, serüveni — tek bir sorunun çevresine örer: Bir insan değişebilir mi, ve toplum bu değişime izin verir mi? Romanın yanıtı çift yönlüdür ve gücü bu çiftlikte saklıdır: Evet, insan değişebilir — Valjean’ın kırk yılı bunun destanıdır; hayır, toplum kolay izin vermez — sarı pasaport, Javert ve Marius’ün soğuyan bekleme odası, bunun kanıtıdır. İyilik, bu romanda ödüllendirilmez; bedeli ödenerek yapılır — ve tam da bu yüzden inandırıcıdır: Valjean, mutlu değil, tamamlanmış ölür; kazandığı şey rahat değil, ruhtur.
Roman, bugünden bakınca kusursuz değildir: Uzundur, ara bölümleri sabır ister, tesadüfleri cömerttir, retoriği zaman zaman kürsüye çıkar. Ama bu kusurların hiçbiri, yapının insanlık üzerindeki etkisini azaltmamıştır; çünkü Sefiller’in asıl gücü tekniğinde değil, teklifindedir: Hugo, okura, insanlara bakmanın başka bir yolunu teklif eder — hırsıza ekmeğin fiyatını, fahişeye terk edilmişliğin faturasını, sokak çocuğuna toplumun ihmalini sorarak bakmayı. Piskoposun şamdanları, bu bakışın simgesi olarak, yüz elli yılı aşkın süredir el değiştirmektedir: Kitabı her okuyan, o iki mumun ışığını bir sonraki okura devreder. Ve Père-Lachaise’deki adsız mezar taşı, romanın son dersini sessizce vermeyi sürdürür: İyiliğin anıta ihtiyacı yoktur; o, dokunduğu hayatlarda yaşar.