Homeros’tan Nolan’a: Odysseia’nın Uzun Yolculuğu
Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi, Homeros’un ölümsüz destanını yeniden yorumluyor. Peki bu yorum, iki bin beş yüz yıllık metnin ruhunu ne kadar taşıyabiliyor? Kitabı ve filmi birlikte değerlendiren bu yazı, Odysseus’un yolculuğunu edebiyat, sinema ve mitoloji ekseninde yeniden okuyor.
Dilek Geçit
Okuduğumuz kitaplar filme uyarlandığında çoğu zaman hayal kırıklığına uğrarız. Fazıl Say bu hayal kırıklığını The Odyssey filmiyle en çok yaşayanlardan biri. Homeros da yazdığı Odysseia destanı gibi bu topraklarda doğdu, onun mirasından farklı yapılan uyarlamalar, bu coğrafyanın insanlarını üzmesi hiç de şaşırtıcı değil. Fazıl Say, sosyal medya hesabında The Odyssey için “sıfır sıfır sıfır, çiğnemiş geçmiş umurunda olmadan” diye yazdı. Belki de destanı okumadan filmi izleyenler daha şanslı.
Sinemaya girdiğimde Odysseia kitabı ile filmini karşılaştırmadan izlemek istedim. Film bittiğinde ise, 2004 yapımı Truva’nın masalsı ruhunu, tılsımını, oyuncularının parıltısını hissetmediğimi; Ege’nin ve Akdeniz’in ışığını görmediğimi fark ettim. Sinematik gücüyle öne çıkmaya çalışan film üzerimde Truva kadar güçlü bir etki bırakmadı. Bu arada filmin Türkçe adını kimin çevirdiğini hala merak ederim. Truva yaygın kullanılsa da Fransızcadan dilimize geçmiş, Türkçesi Troya’dır.
İlyada ve Odysseia, Troya Savaşı’nın hemen ardından (MÖ 12. yüzyıl civarı) bölgedeki gezgin şairler ve ozanlar tarafından 400-500 yıl boyunca sözlü olarak anlatılmış. Bu sözlü gelenek içinde destanların değişikliğe uğramaması imkânsız olsa gerek. Ozan Homeros, kendisinden 500 yıl öncesine ait bir dönemde yaşanmış bir savaşı ve efsanevi kurguları hiç mi değişime uğratmadı?
Destanların çevirilerinin bile farklı bakış açılarıyla yapıldığını düşününce, metindeki değişimler kaçınılmaz görünüyor. Her iki destanı da ilk yazıya döken Homeros’un adıyla kavuşuyor; böylece Batı edebiyatının ve kültürünün ilk yazılı eserleri ortaya çıkıyor.
Homeros, Batı edebiyat geleneğinin kurucu figürlerinden biri. Odysseia’daki anlatı şeması yüzlerce yıldır mitlerde ve hikâyelerde tekrar tekrar kullanılıyor. Dünya edebiyatının en önemli metinlerinden biri olan Odysseia yalnızca bir dönüş (Nostos) hikâyesi değil, aynı zamanda insan doğasına dair evrensel bir anlatı ve kadın aklının yön verdiği bir yolculuk.
Bu kadar ayrıntılı, hikâyesi bol, hatta hikâye içinde hikâye barındıran bir destanı filme almak gerçekten zor olsa gerek. Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı antik dönemde vazolara, çömleklere, seramiklere, heykellere aktarılmış; Antik Çağ’dan günümüze sanatçılara ve önemli eserlere ilham vermiş, tabloları, tiyatroları, müzikalleri yapılmış. Şimdi ise Nolan, Odysseia’yı kendi yorumuyla sinemaya uyarladı; The Odyssey 17 Temmuz’da tüm dünyada vizyona girdi.
Odysseia Kitabı
Filmi izlemeden önce kitabı elimden bırakmadan okudum. Sonunu az çok bilmeme rağmen “Acaba şimdi ne olacak?” merakım ve heyecanım hiç azalmadı. Çevirmen Azra Erhat’ın önsözünü, sürprizi kaçmasın diye kitap bittikten sonra okudum. İyi ki de öyle yaptım; heyecanım bitmeden Odysseus’un yolculuğuna kapıldım. Destanı hala okumadıysanız, Bronz Çağ evrenini, bir destanı ve tarih öncesini yaşamak istiyorsanız kitabı öneririm.
Odysseia’yı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi’nden okudum ve çeviriye bayıldım. Azra Erhat ile A. Kadir (İbrahim Abdülkadir Meriçboyu), muhteşem bir çeviri yapmışlar. Film Oscar alır mı bilmem ama yaşasalardı benim ödülüm Azra Erhat ile A. Kadir’e giderdi.
Her iki destan da yüzyıllar boyunca büyük ölçüde erkek ozanlar, kâtipler ve akademisyenler tarafından aktarıldı. Azra Erhat’la aynı topraklarda yaşadığım için kendimi şanslı hissettim; böylesine incelikli bir çeviriyle Homeros okumak büyük ayrıcalık oldu benim için… Destanı okurken takıldıkça da Remzi Kitabevi’nden çıkan Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü’ne başvurmak da ufuk açıcıydı.
Nolan’ın Odyssey’i
Filme ilk gün yer bulamayıp ikinci gün gidenlerdenim. İtiraf edeyim: The Odyssey’de benim için öne çıkan müzik, görüntü, teknik, oyuncular, mekân ya da kostümler değil; filmin senaristi, yapımcısı ve yönetmeni Christopher Nolan oldu. Çekimler Yunanistan, İtalya, Fas, Birleşik Krallık İzlanda ve A.B.D. Film stüdyolarında yapılıyor.
Bunların arasında Türkiye yok. Filmde yer yer ve sonuna doğru Troya Savaşı sahneleri var; elde olmadan “keşke bu sahneler Çanakkale’de çekilseydi” diye düşünmedim değil. Malta Adası diğer çekimler için gönlümde ayrı bir yere sahip. Azra Erhat, Odysseia’nın önsözünde Malta (Maleth) Adasının Yunanca çevirisi Kalypso Adası olduğunu belirtir. Odysseus’u yedi yıl boyunca Malta’nın ikinci büyük adası Ogygia’da (Gozo) alıkoyan deniz perisi ve küçük tanrıça Kalipso’nun yaşadığı adadır.
IMAX Kameralarıyla Çekilen İlk Film
Dünyada tamamı IMAX (Image Maximum) kameralarıyla çekilen ilk film The Odyssey oldu. Normal filmler 35 mm’lik filme çekilirken IMAX’te 70 mm kullanılıyor. Filmi 70 mm IMAX film kopyasıyla gösterebilen salon sayısı dünyada 41; Türkiye’de hiç yok, dolayısıyla IMAX gösterimi olan sinemalarda ancak dijital kopyasını izleyebildik. Zaman zaman başroldeki oyuncuların tekli çekimleri aşırı yakındandı; küre biçimli ve yatay eksende 180 derecelik görüntü sağlayan IMAX gösterim sisteminden dolayı olsa gerek, bu yakınlık orta boy bir salonda bana fazla geldi. Seyircinin filme meraktan mı, tavsiye üzerine mi gideceğini zamanla göreceğiz.
Ege ve Akdeniz canlılığı
Filmde korku ve saldırı sahnelerinde vurmalı çalgıların yüksek sesi, izleyici gerilimini fazlaca artırıyordu, sesin gümbürtüsü zemini bile titretiyordu.
Fragman beni ürkütmüştü; ışığın az olduğu karanlık, kasvetli saldırı ve savaş sahneleri boldu. Filmi izlerken bu hisse kapılmadım. Bazı adalarda aydınlık, güneşli çekimler olsa da Nolan’ın vermek istediği duygu farklı olduğundan olsa gerek, filmde Ege ve Akdeniz canlılığı yok.

Kitapta Odysseus İthaka’ya döndüğünde tanrıça Athena, kimse tanımasın diye onun saçlarını dökmüş, yaşlandırmış, bir dilenciye dönüştürmüştü. Filmde kahramanımız o kadar yıpranmış bir dilenci olarak karşımızda değil. Döndüğünde onu tanıyan tek canlı köpeği Argos oluyor; yaşlı köpek bu heyecana dayanamayıp o an ölüyor.
Kitapta köpeğin heyecanı iyi aktarılmış ama ölümü çok hızlı geçiyordu. Filmde gözlerini yumarak hayata veda etmesi iyi yansıtılmış; buna karşılık köpeğin heyecanı ve sahibini tanıması sönük kalmış. Yine de filmin en dokunaklı sahnesi bu; oğlunun buradaki duygu durumuyla birlikte.
Homeros’tan Nolan’a: Film ve Kitabın Karşılaştırılması
Homeros’un İlyada’sı tam bir kahramanlık ve savaş destanı; Odysseia ise daha derin, psikoloji, felsefe ve sosyoloji katmanları olan bir eve dönüş destanı bence. Kitapla kıyaslandığında Nolan, The Odyssey’de özellikle Odysseus’un duygularıyla yüzleşmesini ve kendisiyle giriştiği iç mücadeleyi daha açık biçimde göstermeye, vurgulamaya çalışıyor.
Nolan’ın cesur olduğunu, film vizyona girdikten sonra geleceğini bildiği eleştirilere rağmen senaryoda kendi bakış açısını ortaya koyduğunu düşünürken şu sözlerine rastladım, “Öğrendiğim şey, bunların hiçbirini dert etmemem gerektiğiydi. Yapmamız gereken, orijinal metni kişisel olarak en güçlü şekilde yorumlayarak ona saygı duymaktı.”
Ne kadar eleştirel izlememeye çalışsam da iç sesim soru sordu. Odysseus’un evinde, eşinin taşkın taliplerinin şölen yaptığı mekân neden hayal ettiğimden bu kadar farklıydı? Kitabı okurken bu şölenleri açık havada, surlar ve duvarlarla çevrili bir avluda hayal etmiştim. Nolan, Akdeniz ışığı ve atmosferi yerine İthaka Krallığı’nın çöküşünü, taliplerin yıllardır yarattıkları tahribatı anlatmak için kasvetli, karanlık bir görüntü diline başvuruyor.
Filmde birçok kez dövüş ve savaş sahnelerinde gözlerimi kapadım; kitapta bu hissi yaşamadım. Homeros ve çevirmenler, acı ya da üzücü olayları bile öyle iyi bir akışla, şiirsel bir güzellikle anlatıyorlar ki içim kararmadan duygunun içine girebildim.

Filmde günlük bir dil kullanılıyor. Kitabın edebî dilini beklemesem de mekân, kostüm ve konu antik dönemdeyken konuşulan dilin bugünün dili olması şaşırtıyor. Nolan bir röportajda çağdaş bir dil kullanmanın “çok açık bir tercih” olduğunu söylüyor.
Kahramanımız, Hades (yeraltı dünyası) macerasında tanıdığı kişilerin ruhlarıyla karşılaşıyordu; onlarla yaptığı konuşmalar kitapta çok etkileyiciydi. Filmde bu bölüm kısa tutulmuş, daha az ölüyle konuşuluyor ve zaman bükücü Nolan’ın destan dışından eklediği Antinoos–Sinon hikâyesi burada yeniden devreye giriyor. Oysa Odysseia’da Antinoos ile Sinon arasında böyle bir bağ ve hikâye yok. Nolan burada da kendi tarzı olan zaman bükücülüğünü yapıyor.
Destandaki Phaiak bölümlerine (dört bölüm) filmde yer verilmemiş. Azra Erhat’ın önsözünde dediği gibi Phaiakların düzeni “bir ütopya ve masmavi bir aydınlıktır”; İthaka’nın son yıllarının tam tersi. Destanda Odysseus, Korfu Adası ile özdeşleştirilen Skheria’daki Phaiak düzenine ve saraya hayran kalır.
Filmin finali kitaptan farklı. Kitapta kavuşma anında Penelope’nin zekâsı öne çıkarken film daha duygusal, daha romantik sonlanıyor; evine, ailesine, tahtına kavuşan Odysseus’un sonra ne yaptığı geçmiyor.
Dünyadaki Eleştiriler
The Odyssey önemli bir destandan uyarlanmasaydı bu kadar eleştirilir miydi? Daha sıradan bir kitap bu kadar önemsenir miydi? Tabii tanıtım ve pazarlamanın yoğunluğu da filmi -eleştirilerle de olsa- sürekli gündemde tutuyor. Örneğin Elon Musk, X platformunda yaptığı paylaşımda yapay zeka aracı Grok Imagine’ın, Homeros’un Odysseia destanına sadık ve “tarihsel olarak doğru” bir uzun metraj film hazırlayacağını, filmin 2026 sonuna kadar tamamlanacağını 23 Temmuz 2026 tarihinde duyurmuştu ve projeyi vizyondan aylar önce sert biçimde eleştirmişti. Hatta o kadar ileri gitti ki Mayıs ayında X hesabından “Chris Nolan, Homeros’un mezarına işiyor” dedi.
Eleştirmenlerden ve izleyicilerden en yüksek puanı alan Tepegöz uyarlaması oldu. Nolan, Tepegöz Polyphemos’u Goya’nın ünlü “Oğlunu Yiyen Satürn” tablosundan ilhamla tasarlamış; mağara sahnesinde 18 metrelik gerçek bir kukla kullanması bu etkiyi artırıyor. (Tepegöz canavarlara Kyklop deniyor; Poseidon’un oğlu Polyphemos ise bu Kyklop’un kişisel adı.) Buna karşılık “Hiç Kimse” (Outis) kelime oyununun filmden çıkarılması çokça eleştiriliyor. Çünkü Odysseus’un yalnızca kas gücüyle değil keskin zekâsıyla da zorlukların üstesinden gelen biri olduğu, en açık bu bölümde işlenir.
Gazeteciler, sanat eleştirmenleri ve sanatçılar The Odyssey hakkında çokça eleştiri yazdı. Spoiler vermeden bazılarını sıralamak isterim:
- İyi bir Homeros uyarlaması olduğunu söylemek güç; tartışmalı bir uyarlama.
- Odysseus kurnaz, plan yapan, mizahi yanı olan bir kahramandır; filmde ise savaş sonrası travması olan yorgun bir gaziyi andırıyor.
- Oyunculuk büyük ölçüde ve şaşırtıcı derecede sönük.
- Filmin dilinin fazla gayri resmi ve modern olduğu yönündeki eleştirilere Nolan, insanlar için entelektüel değil duygusal anlam taşıyan bir dille daha çok ilgilendiğini söyleyerek karşılık verdi: “Belki de safça davrandım, bu bana pahalıya mal olabilir; ama gerçekçi bir anlatı istedim. Bana göre bu çok açık bir şeydi.”
- Destanda yer alan birçok insan ve tanrı filmden çıkarılmış. Tanrıların rolü odaktan uzaklaştırılmış, aslına kıyasla en aza indirilmiş; yalnızca Athena filmde sık sık yer alıyor. Oysa kitapta tanrılar, ölümlülerin işlerine doğrudan müdahale etmek için sıklıkla insan kılığına bürünür.
- Kitapta cadı ve büyücü tanrıça Kirke, Odysseus’u karşı konulmaz bulur ve onu arkadaşlarıyla birlikte bir yıl boyunca Aiaia Adası’nda kalmaya ikna eder. Filmde bu ilişki değiştirilmiş ve kısaltılmış.
- Destanda Kalypso, Odysseus’a âşık olur, onu adasında alıkoyar ve ona sonsuz yaşam ile aşk teklif eder. Filmde bu bölüm farklı ele alınıyor; Kalypso’nun Hermes ile ünlü tartışması ve Lotus Yiyenler bölümü çıkarılmış.
- Kitapta Odysseus’un suçluluk duygusu, filmdeki kadar ön planda değil.
- Zırh tasarımları tarihsel gerçekliğe aykırı; üstelik yıllarca savaşılmış olmasına rağmen yepyeni görünüyorlar.
- Filmde Odysseus’un annesine ve babasına yer verilmiyor.
Sirenler, Deniz Kuşları mı?
Bir kuş gözlemcisi olarak konuyu kuşlara getirmezsem olmaz. Kitabın önsözünde Azra Erhat sirenlerden ve bir denizciden söz edince “buldum buldum” diye heyecanlandım. Klasik Antik Yunan sanatında, başta seramikler olmak üzere sirenler tam olarak “kadın başlı dev kuşlar” biçiminde tasvir edilmiş.
Filmde, kitapta ve mitolojide geçen sirenlerin yelkovan kuşları olma olasılığının yüksek olduğunu düşünüyorum. Kitabı okuduktan sonra biraz araştırınca, ornitologların (kuş bilimcilerin) ve mitoloji araştırmacılarının bunu güçlü bir hipotez olarak kabul ettiğine rastladım.*

“Sesler başka deniz kuşları ya da foklara ait olamaz mı?” diyen soranlarınız olabilir. İstanbullu kuş gözlemcileri olarak İstanbul Boğazı’nın simgesi yelkovan kuşlarıyla ilgili araştırmaları yakından takip ediyoruz; çünkü Türkiye’deki üreme alanları hala bulunabilmiş değil ve bu sırrı çözmek istiyoruz. İstanbul Boğazı’nda yelkovanlara takılan vericiler sayesinde, ıssız Ege adalarına ve kayalıklarına üremeye gittikleri biliyoruz.
Yelkovan kuşları (Puffinus yelkouan) ve boz yelkovanlar (Calonectris diomedea), Ege ve Akdeniz’deki ıssız ada ve kayalıklardaki kolonilerine geldiklerinde hayaletimsi çığlıklar duyulur; bu sesler efsanelere ve batıl inançlara çokça kaynaklık etmiş. Hatta biz kuş gözlemcilerine “kadın çığlığına benzer” diye öğretilen bu çağrılar en çok şubat ve mart aylarında işitilir. Yırtıcılardan korunmak için karaya yalnızca karanlıkta geldiklerinden, denizciler yani insanlar tarafından görülmeleri oldukça zordur; ay ışıklı gecelerden bile kaçınırlar. Çiftler, insanların ulaşamayacağı, denize bakan dik kayalıklardaki kolonilerde ürer; yuvalarını taş yığınlarında, oyuklarda, çatlaklarda, tünellerde ve mağaralarda yapar.
Yani üremek için bu adalara giden yelkovan kuşları, siren sesi olarak anılıyor olabilir. Denizcileri kayalıklara çeken o büyülü seslerin antik dönemde bir kuş bedeninden çıkıyormuş gibi tasvir edilmesi tesadüf olamaz, değil mi?
* Kaynak: “Yelkouan Shearwater”, BioSnippet 41, Environment and Resources Authority (ERA), Malta. era.org.mt
Kitap Önerisi: Odysseus – Hoş Geldin Yabancı

Troya kazıları başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan’ın yeni kitabı Odysseus: Hoş Geldin Yabancı, filmle aynı gün çıktı. Fatih Altaylı’nın Rüstem Aslan’la yaptığı söyleşi çok güzeldi; kendi listemde Teke Tek Bilim’in bugüne kadarki en iyi beş programı arasında yer alıyor: Geçmişten günümüze Troya Antik Kenti — Prof. Dr. Rüstem Aslan & Fatih Altaylı.
Kadın Kahramanın Yolculuğu

Maureen Murdock’ın Kadın Kahramanın Yolculuğu, yalnızca kadınların değil, dişil tarafıyla barışmak isteyen erkeklerin de ilgisini çekebilir. Yazar, kadının yaşamını ve içsel yolculuğunu anlatırken zaman zaman mitolojik kahramanlardan örnekler veriyor. Kendi içimizdeki kahramanı bulmak, potansiyellerimizi keşfetmek için değerli bir kaynak. Psikoterapist ve eğitimci olan Murdock, Joseph Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu modelinin kadınlar için neden eksik kaldığına da değiniyor.
Ulysses
Ulysses’in, Leopold Bloom’un Dublin sokaklarında geçirdiği tek bir günü, Odysseia’nın on yıllık yolculuğuyla paralel kurarak anlatan modernist bir başyapıt olduğunu okumuştum. Ulysses, Odysseus’un Latince dilindeki karşılığıdır. Ulysses okuma listemde vardı; Odysseia’yı okuduktan sonra kitaba başlama cesaretim arttı. Dili ve tekniği sebebiyle çevirisi son derece zor olan bu romanın okunması da kolay olmasa gerek. Umarım romanın hakkını veririm.
Film Önerisi
Antik dünyayı sinemada izlemek isterseniz Truva (2004) Agora (2009) öneririm. Agora, MS 4. yüzyılda İskenderiye’de yaşayan kadın matematikçi, astronom ve filozof Hypatia’nın hayatını konu alıyor.
Gezi Önerileri
Troya Müzesi, Çanakkale — sanal olarak da gezilebiliyor.
Türkiye’nin en iyi müzeleri listesinde yer alan Troya Müzesi ilk ya da ikinci ziyareti hak ediyor.
Çanakkale Meydanı’ndaki Truva filminin atıyla bir hatıra fotoğrafınız yoksa, uğramak için güzel bir sebep daha.
Manchester Üniversitesi / John Rylands Kütüphanesi – Mısır’da MS 3. yüzyılda kopyalanmış 1.700 yıllık parşömen el yazması, Odysseia’nın kitap (kodeks) formunda bilinen en eski nüshası. 15 Temmuz 2026’da John Rylands Kütüphanesi Koleksiyon Galerisi’nde ziyarete açıldı.
Diğer dosyaları okumak için tıklayın.


