Bir insanın zekâsını artırabilseydik ne olurdu? Daha çok bilir, daha iyi düşünür, hatalarımızı daha kolay görür, dünyayı daha doğru okurduk. Belki hayatımız da kolaylaşırdı. Sonuçta bize çocukluğumuzdan beri öğretilen şey bu değil mi? Oku, öğren, düşün, kendini geliştir. Bilgi güçtür. Zekâ ise neredeyse doğuştan verilmiş görünmez bir sermaye.
Elif Bengü Bozdemir
Daniel Keyes, Algernon’a Çiçekler’de bu iyimser denklemin içine küçücük ama tehlikeli bir soru bırakıyor: Ya daha fazla anlamak insanı daha mutlu etmiyorsa?
Roman daha başlamadan Eflatun’un Devlet’inden alınmış karanlık ve aydınlık üzerine bir metinle karşılaşıyoruz. Göz yalnızca karanlığa girerken değil, karanlıktan aydınlığa çıkarken de bir süre göremez. Keyes’in Charlie Gordon’a yapacağı şeyin haberi neredeyse daha ilk sayfada verilmiş: Charlie karanlıktan aydınlığa çıkarılacaktır. Ama kimse yoğun ışığın insanın gözünü kamaştırabileceğini hesaba katmış mıdır?
Charlie Gordon otuz iki yaşında, öğrenmeyi çok isteyen, bir fırında çalışan ve daha zeki olursa insanların onu daha çok seveceğine inanan biridir. Öyle büyük talepleri de yoktur, “Dünyanın en zeki insanı olayım” demez. Diğer insanlar gibi olmak, onların ne konuştuklarını anlayabilmek ve arkadaşları olsun ister.
Sonra deney başlar.
Ve Charlie gerçekten akıllanır.
Sorun da tam burada başlar.
Anlayamadığı İçin Gülen Adamdan, Anladığı İçin Gülemeyen Adama
Charlie ameliyattan önce yalnızdır. Fakat yalnız olduğunun tam olarak farkında değildir.
Fırındaki insanların arkadaşları olduğunu sanır. Onların kendisiyle birlikte değil, çoğu zaman kendisine güldüklerini anlayamaz. Hatta bir aptallık ya da beceriksizlik karşısında “Charlie Gordon numarası” denmesinin ne anlama geldiğini bile çözemez; diğerleri gülerken o da güler.
Bana kalırsa romanın en acı taraflarından biri bu.
Biz okur olarak Charlie’den önce biliyoruz.
Onun sevildiğini sandığı bazı anlarda aşağılandığını, dostluk sandığı bazı ilişkilerde eğlence malzemesi olduğunu görüyoruz. Charlie ise henüz göremiyor.
Zekâsı arttıkça dünya ona açılmıyor. Dünya üzerindeki örtüyü kaldırıyor.
Ve örtünün altında hoş şeyler yok.
İnsanların küçümsemesini fark ediyor. Çocukluğundaki yaralar geri geliyor. Annesinin ona bakışıyla, kız kardeşiyle ilişkisiyle, kendi bedeni ve yakınlık kurma korkusuyla yüzleşiyor. Bir noktadan sonra zekâ artık yalnızca matematik, dil ya da bilimsel bilgi anlamına gelmiyor. Charlie başkalarını okumaya başladığı kadar, eski Charlie’yi de okumaya başlıyor.
Üstelik tuhaf bir paradoks ortaya çıkıyor.
Eskiden yeterince anlayamadığı için insanlardan uzaktı.
Şimdi ise fazlasıyla anladığı için.
Kısacası Charlie’nin IQ’su yükselirken yalnızlığı ortadan kalkmıyor. Yalnızca biçim değiştiriyor.
Bu nedenle Algernon’a Çiçekler’i “zekâ mutluluk getirir mi?” sorusuna indirgemek bana biraz haksızlık gibi geliyor. Roman daha sert bir şey soruyor:
İnsanı yalnız bırakan şey anlayamamak mı yoksa fazlasıyla anlamak mı?
Charlie’nin Zihni Sayfanın Üzerinde Büyüyor
Romanı gerçekten özel yapan şey ise hikâyesinden önce anlatım biçimi.
Keyes bize Charlie’nin değiştiğini anlatmıyor.
Gösteriyor.
Roman Charlie’nin tuttuğu “ilerleme raporlarından” oluşuyor ve ilk sayfalarda Türkçe metin neredeyse insanın düzeltme kalemini eline aldırtacak kadar yanlışlarla dolu: “ilerneme rapuru”, “düşündümü”, “örenmek”, “diyoki”, “kullanmicaklar”… Noktalama dağınık, kelimeler yanlış, cümlelerin dünyası son derece somut. Charlie bilmediği sözcükleri duyduğu biçimde kaydediyor.
Sonra çok tuhaf bir şey oluyor.
Sayfalar ilerledikçe omuzlarımızdaki bir yükün hafiflediğini fark ediyoruz. Yazım düzeliyor. Cümle yapısı değişiyor. Kelimeler çoğalıyor. Soyutlama başlıyor. Charlie artık yalnızca ne olduğunu kaydetmiyor, neden olduğunu da sorguluyor.
Bir süre sonra karşımızdaki adam, kendi deneyinin bilimsel sonucunu araştırıp formüle edebilecek düzeye ulaşıyor. Algernon’daki gerilemenin kendi geleceğini gösterdiğini kavrıyor ve yapay biçimde artırılan zekânın hangi hızla çökeceğini bilimsel bir rapora dönüştürüyor. İlk sayfalardaki “ilerneme rapuru”nu yazan Charlie’den, kendi zihinsel çöküşünün mekanizmasını tarif eden Charles Gordon’a geliyoruz.
Ama Keyes orada durmuyor.
Bizi çıktığımız merdivenden tekrar aşağı indiriyor.
Charlie gerilemeye başladığında önce unutmalar geliyor. Sonra sözcükler. Sonra cümleler. Bir zamanlar kullandığı uzun kelimelere sözlükten bakması gerektiğini söylüyor; yorulduğu için daha kısa kelimeler kullanmaya karar veriyor. Birkaç sayfa içinde o ilk Charlie’nin dili yeniden görünmeye başlıyor.
Okur böylece Charlie’nin kaybını bir doktorun teşhisinden öğrenmiyor.
Dilin içinden seyrediyor.
Bence romanın asıl acımasızlığı da burada.
Çünkü kaybedilen şeyin ne olduğunu bizim kadar Charlie de biliyor.
Peki Bunu Başka Bir Dile Nasıl Çevirirsiniz?
Tam burada kitabı kapatıp çevirmen Handan Ünlü Haktanır’ı düşünmemek mümkün değil.
Çünkü bazı romanlarda çevirmen bir metni başka bir dile aktarır. Bu romanda ise bundan daha güç bir işi yapmak zorunda; bir zihnin değişimini çevirmek.
İngilizcedeki yanlış yazımları Türkçede yanlış yazmak tek başına çözüm değil. İngilizcenin fonetiği, imlası, dilbilgisi ile Türkçeninki aynı değil. Kaynak metindeki hatayı sözcüğü sözcüğüne aktarmaya kalktığınız anda ortaya Charlie Gordon değil, kötü Türkçe konuşan karikatürize bir karakter çıkabilir.
Oysa Türkçe çevirinin ilk sayfalarında kurulan hata sistemi oldukça belirgin. Charlie’nin “öğrenmek” yerine “örenmek”, “değil” yerine “deyil”, “ameliyat” yerine “amaliyyat” yazması rastgele yapılmış yanlışlar değil. Bize onun sesiyle yazı arasındaki ilişkiyi kurduruyor.
Üstelik çevirmenin işi Charlie geliştikçe zorlaşıyor. Çünkü bir düğmeye basılıp dil birden düzelmiyor. Dönüşüm kademeli olmak zorunda.
Bir aşamada Charlie kendi eski yazımını bile fark etmeye başlıyor, bazı kelimeleri artık doğru yazması gerektiğini öğreniyor. Daha sonra dili öylesine gelişiyor ki yalnızca doğru yazan biri değil, dilin insanla insan arasına nasıl bir “entelektüel bariyer” koyabileceğini düşünen biri hâline geliyor.
Ve çevirmen bütün bu yolu Türkçede yeniden yürümek zorunda.
Çıkarken de.
İnerken de.
Bu yüzden Algernon’a Çiçekler’in çevirisini yalnızca “akıcı” ya da “başarılı” gibi iki sıfatla değerlendirmek bana yetersiz geliyor. Burada çevirmen, Daniel Keyes’in kurduğu anlatı mekanizmasının ortağı hâline geliyor. Charlie’nin zekâsındaki yükselişin temposunu da, çözülüşünün acısını da hedef dilde yeniden üretmek zorunda.
Özellikle son bölümlerde, daha önce kusursuzlaşmış Türkçenin gözümüzün önünde yeniden bozulması, çevirmenin görünmez emeğini görünür hâle getiriyor.
Algernon: Fare mi, Ayna mı?
Ve Algernon.
Romanın başlığında Charlie değil onun adı var.
Boşuna değil.
Başlangıçta Charlie için Algernon bir rakip. Labirenti ondan daha hızlı çözen sinir bozucu, akıllı bir fare. Charlie henüz Algernon’un kendisinin bir ön izlemesi olduğunu bilmiyor. İkisi aynı deneyin iki ayrı canlı üzerindeki sonuçları.
Sonra Charlie zekâsıyla herkesi geçerken Algernon bozulmaya başlıyor. Hareketleri kontrolsüzleşiyor, labirentte bariyerlere çarpıyor, davranışları değişiyor. Charlie’nin bir bilim insanı gibi gözlemlediği şey aslında kendi geleceği.
O andan itibaren Algernon artık laboratuvar faresi olmaktan çıkıyor.
Charlie’nin aynasına dönüşüyor.
Belki de Charlie’yi gerçekten anlayabilecek tek canlı da o. Çünkü her ikisi de “daha iyi” hâle getirilmek üzere seçilmiş, zekâları artırılmış ve sonunda bilimin sonuçlarıyla baş başa bırakılmış deney özneleri.
Burada romanın bilim etiğiyle ilgili rahatsız edici tarafı da ortaya çıkıyor.
Charlie bir noktada Nemur’un kendisinden sürekli laboratuvar örneği gibi söz etmesinden rahatsız oluyor. Bu tavrın ona deneyden önce gerçek bir insan değilmiş gibi hissettirdiğini açıkça söylüyor.
Bu cümle romanın bütün etik meselesini taşıyor aslında.
Bilim Charlie’nin zekâsını artırabilir.
Peki onun insanlığını kim belirliyor?
Ameliyattan önceki Charlie eksik bir insan mıydı?
Zeki Charlie daha değerli biri mi oldu?
Ya yeniden eski hâline döndüğünde?
Bir insanın değerini ölçerken kullandığımız cetvel IQ ise, asıl sorun Charlie’de değil, cetvelde olabilir.
Akıllanmak mı, İnsanlaşmak mı?
Charlie’nin trajedisinin yalnızca zekâsını kaybetmek olduğunu düşünmüyorum.
Daha kötüsü var.
Kazandığı farkındalığı kaybettiğini fark edebilmek.
Zihnindeki çözülmenin başlayacağını kendi araştırmasıyla önceden hesaplıyor. Bir bilim insanı titizliğiyle kendi çöküşünü gözlemlemeye karar veriyor. Sonra o gözlemci de yavaş yavaş yok oluyor.
İşte Keyes’in trajediyi kurduğu yer burası.
Charlie’nin zekâsı yükseliyor ama duygusal geçmişi aynı hızla büyümüyor. Bir bölümde kendisinin entelektüel olarak gelişirken hâlâ çocuk Charlie’nin duygusal yapısını taşıdığını fark ediyor.
Bu yüzden Algernon’a Çiçekler yalnızca zekâ hakkında değil.
Kimlik hakkında.
Hafıza hakkında.
Çocuklukta aldığımız yaraların zekâyla silinememesi hakkında.
Bir insanın kendisini bilmesinin, dünyayı bilmekten çok daha güç olması hakkında.
Ve belki en çok da başkasının gözünde “yeterli” olabilmek için kendimizi değiştirme arzumuz hakkında.
Charlie başlangıçta sadece zeki olmak ister.
Çünkü zeki olursa arkadaşları olacağına inanır.
Ne kadar tanıdık bir yanılgı.
Biraz daha güzel olursam…
Biraz daha başarılı…
Biraz daha zengin…
Biraz daha eğitimli…
Biraz daha başka biri…
O zaman sevileceğim.
Charlie’nin ameliyatı yalnızca bilimkurgu değil bu açıdan. İnsanların kendilerine yıllardır yaptığı pazarlığın büyütülmüş hâli.
Ve Şimdi Algernon Biz miyiz?
Kitabı bugün okurken zihnim ister istemez başka bir yere kayıyor.
Yapay zekâya.
Çünkü bugün zekâmızı Charlie gibi ameliyatla artırmıyoruz. Ama bilişsel kapasitemizin yanına dışarıdan bir şey bağlıyoruz. Bir tür harici bellek. Bazen araştırmacı, bazen çevirmen, bazen öğretmen, bazen de düşünce ortağı.
Biyolojik zekâmız aynı.
Ama ulaşabildiğimiz zihinsel kapasite aynı değil.
İşte Algernon’a Çiçekler altmış yıl öncesinden ürkütücü biçimde güncel bir soru çıkarıyor karşıma:
İnsanlık da kendi üzerinde bir Charlie Gordon deneyi mi yapıyor?
Bunu “yapay zekâ bizi mahvedecek” kolaycılığıyla söylemiyorum. Roman da bilimi şeytanlaştırmıyor zaten. Charlie’nin kazandığı her şeyin bir değeri var. Öğreniyor, düşünüyor, kendi geçmişini çözüyor, bilimsel bir katkı yapıyor.
Ama Keyes başka bir şeyi hatırlatıyor:
Bir kapasiteyi artırabilmek, onun insan üzerindeki bütün sonuçlarını bildiğimiz anlamına gelmez.
Algernon’un trajedisi de biraz bu değil mi zaten?
Bilimin başarısı olarak başlayan şeyin gerçekte ne anlama geldiği ancak deney başladıktan sonra ortaya çıkıyor.
Bugün bizim elimizde bir laboratuvar faresi yok.
Belki laboratuvarın içindeyiz.
Belki deneyi yapan da, deney yapılan da biziz.
Son Durak: Algernon’a Neden Çiçek?
Romanın sonunda Charlie’nin bütün büyük düşüncelerinden, bilimsel formüllerinden, olağanüstü öğrenme gücünden geriye küçücük bir istek kalıyor.
Algernon unutulmasın.
Çiçek bırakılsın.
Bu nedenle kitabın adının Charlie Gordon değil de Algernon’a Çiçekler olması daha anlamlı geliyor bana.
Çünkü sonunda zekâdan geriye bilgi değil, hatırlama isteği kalıyor.
Bir laboratuvar faresinin mezarına bırakılan çiçek; bilimin, zekânın, IQ puanlarının ve başarı tablolarının karşısına küçücük ama inatçı bir şey koyuyor: Şefkati.
Charlie Gordon’un zekâsı gelip geçiyor.
Ama Algernon’u unutmaması, belki de romanın insan hakkında söylediği en kalıcı şey.
Ve kitabı kapattığımda baştaki sorunun cevabından artık o kadar emin değilim.
İnsan gerçekten zekâsı kadar mı değerlidir?
Daniel Keyes’in cevabını bildiğimi sanıyorum.
Hayır.
Çünkü insanın ne kadar bildiğinden önce, bildikleriyle ne yaptığı; ne kadar hızlı düşündüğünden önce, karşısındaki canlıyı görüp göremediği önemlidir.
Bazen bir insanın geride bıraktığı en büyük kanıt, çözdüğü problem değil, bir farenin mezarına bırakılmasını istediği birkaç çiçektir.
Diğer kitap incelemelerini okumak için tıklayın.
Bu kitabın geçtiği yer, zaman veya kişilere dair öneride bulunmak ister misiniz? Üye girişi yapın.
Bu kitaptan bir cümleyi güzel bir görsele dönüştür
Beğendiğin cümleyi yaz; kapaklı premium kartı indir, WhatsApp ve sosyal medyada paylaş.
Bu kitaptan alıntılar
Bu kitaptan henüz alıntı eklenmemiş. Yukarıdaki karttan ilk alıntıyı sen paylaş!
Bunun gibi kitapları kaçırmayın
Her sabah günün kitabı, her pazartesi haftanın seçkisi. Sadece okumaya değer olanı.