Nehrin Kıyısında Ve Sonra: Yeni Seyre Notlar
Bazen yol bir öyküye, bazen bir şiire, bazen yeniden bir yazara yahut şehre çıkacak; her parça bir sonrakine karışırken nehir de kendi yatağını biraz daha genişletecek. Yol değişebilir, yürüyen de. Nehir akıyor yine; ama artık denizi arıyor.
Hasan Sezer
Ne çok yürüdüm, ne çok baktım ve ne az gördüm belki; çünkü yürümek, insanın geçtiği yerleri geride bıraktığına inanmasına izin veren bir aldanışken, bir yılın ardından dönüp baktığımda hiçbir kentin geride kalmadığını, aksine her birinin başka bir biçimde üzerime çöktüğünü gördüm. Bir taşın ağırlığında, kapısı açılmayan bir evin sessizliğinde, kuru bir nehir yatağının tozunda, tüten bir sigaranın ucunda, rüzgârın savurduğu bir yaprakta yaşamaya devam ediyorlardı. Bir yıl boyunca kentlerden yazarlara, yazarlardan cümlelere uzanan yolu izleyen Nehrin Kıyısında, şimdi dönüp kendi yürüyüşüne bakıyor.
Yeni seyir de tam buradan başlayacak. Karşı kıyıda duran bir isme varmadan önce seslere, nesnelere, bedenlere, hatıralara, gündelik hayatın içinde ansızın ağırlaşan küçük şeylere yaklaşacak; fragmanların açtığı gediklerden edebiyata geçecek. Bazen yol bir öyküye, bazen bir şiire, bazen yeniden bir yazara yahut şehre çıkacak; her parça bir sonrakine karışırken nehir de kendi yatağını biraz daha genişletecek. Yol değişebilir, yürüyen de. Nehir akıyor yine; ama artık denizi arıyor.
Geriden
Bir kent, o kentin içinde gezinen bir yazar, yazarın yaşamından, kavgasından, kaçışlarından, yeryüzünde kalmaya çalışırken ardında bıraktığı cümlelerden yükselen bir ses ve bütün bunları birbirine bağlayan, bazen bulanık, bazen coşkun, bazen de kurumuş yatağında geçmişin izlerini saklayan bir nehir vardı önümde. Yürüdükçe aralanan sokaklar, sokaklardan meydanlara, meydanlardan evlere, evlerden odalara, odalardan bir kitabın sararmış yapraklarına uzanan yollar, yollar, başını kaldırdığında göğe, eğildiğinde taşa ve toprağa değen insanın kendi zamanından başka zamanlara varabileceğine dair inatçı bir inanç.
Bak geriye. Canale Grande’nin sularında tükenen tütünün dumanı hala süzülüyor mu havada, İlisos’un artık akmayan yatağında güneş betonun gövdesini dövüyor mu, Venedik’in kanallarında sonbahar yaprakları suya varıp kayboluyor mu sessizce, ah, Ankara’da gri mi gökyüzü? Bildiğim, avuçlarımda kalan, bir yılın ardından elimde tuttuğum haritanın artık şehirleri göstermediği, çizgilerin birbirine karıştığı, bir kıyının diğer kıyıya, bir cümlenin başka bir cümleye, yaşayanların ölülerin hatırasına, yürüyenlerin, çoktan yürümüş olanların ayak izlerine değdiği ve tam bu karmaşanın ortasında yolun, bildiğim, gördüğüm, üzerine basıp geçtiğim yolun kendi yönünü kaybettiğidir.
Nasıl vardım buraya?

Issız kentlerin yüreğinde yazarın izini aramaktı niyetim. Yaşayan bir gölgenin peşinden gitmek; onu bulamayacağımı bilerek aramak, bulduğumu sandığım her noktada başka bir iz görüp yeniden yola koyulmak, böylece bir kentin yazarı nasıl taşıdığını, bir yazarın da yaşadığı, kaçtığı yahut sürüldüğü kenti sözcüklerinde nasıl yeniden kurduğunu anlamaya çalışmaktı. O halde ben nereye gidiyordum? Bir kentten diğerine mi, bir yazardan başkasına mı, yoksa aynı sorunun türlü biçimlerde karşıma dikildiği, kimi zaman mermerden bir heykel, kimi zaman çıplak bir duvar, kimi zaman kurumuş bir nehir, kimi zaman penceresinden sokağa bakan bir insan suretine büründüğü o uzun, bitmeyecekmiş gibi devinen yola mı? Her ay başka bir adın peşine düştüğümü düşünürken belki de aynı noktaya dönüp durdum. Başladığı gibi bitecek, bittiği gibi başlayacak. Bir sene boyunca aktı nehir, ben yürüdüm. Aynı yere mi? Hayır. Dönmek, başladığın yeri bulmak kadar saf değil. Bazen yol değil, yürüyen değişirken; bazen yürüyen aynı kalır, yol çekilir altından bir bulut düşü gibi hiç olmamışçasına.
İşte, ilk yıldan geriye kalan, tek tek şehirlerin yahut kitapların bir dökümü değil, başlangıçta birbirinden ayırabildiğimi sandığım bütün o ilişkilerin birbirinin içine sızmasıdır. Önce vardılar. Önce dokunuluyor, duyuluyor, üzerinde yürünüyor, içinde bekleniyordu. Sonra, ancak sonra, insanın yaşadığı zamanın içinde anlam ağırlaşıyor, sıradanlığın gövdesi çatlıyor ve bütün o büyük kelimeler avuç içine sığacak kadar küçülen bir nesnenin içinden yeniden yükseliyordu. Basitçe iskelet, kemik kemik ağ, neydi adı? Soru.
Yeni Seyrin Huyu
Nehir de değişti böylece. Uzak iki yakayı birbirine bağlayan, geçmişle bugünün arasındaki mesafeyi ölçtüğüm, yürürken bana yön gösteren bir çizgiydi sanki; karşıya bakıyor, ötede duran bir yazarın, bir kentin, çoktan tükenmiş bir zamanın izini seçmeye çalışıyordum. Su kendi üzerine dönüyor, taşlara çarpıyor, kıvrılıyor, kollara ayrılıyor, toprağın altına sızıyor, kimi yerde yükselip kıyılarını yutuyor ve sonunda denize karıştığında nerede başlayıp nerede bittiğini söylemenin imkânı kalmıyordu. Düşünce de böyle değil midir zaten? Bir sözcüğe varır, orada takılır, geriye döner; yıllar önce okunan bir cümle bugünün ortasında belirir, sabah görülen bir yüz çocukluğun unutulmuş kapısını açar, şehirden çıkarken alınan son nefes yıllar sonra başka bir denizin kıyısında yeniden duyulur. Yürürken yürümeyi düşünmez insan çoğu zaman, tıpkı yaşarken yaşamı düşünmediği gibi; sonra bir taş ayağına takılır, bir kapı kapanır, uzaktan bir ses gelir ve sonra.
Belki de bu nedenle yeni bir yılın başlangıcında karşı yakaya bakıp orada kimin durduğunu sormanın anlamı kalmadı artık. Karşıda biri var elbette, hep vardı, var olacaktır tahminim. Ama artık ona varmadan önce ayağımın altındaki taşın neden oynadığını, önümdeki kapının neden açılmadığını, güneşin bedenimde bıraktığı sıcaklığı, masanın çevresinde kimin oturup kimin ayakta kaldığını, bir kâğıdın neden saklandığını, bir yolun hangi anda kaçıştan başkaldırıya, başkaldırıdan gösteriye dönüştüğünü duymak gerekiyor.

Bu yüzden yeni yol bir kopuş değil. Yine de aynı biçimde yürümek mümkün mü? Birdim iki içinde, aynalarda tanıdım yabancılıkları. Bir yazarı bir şehrin içine yerleştirip oradan konuşmak artık ne yazara ne de şehre yetmiyor. Çünkü bütün o karşılaşmalar sırasında o koca kent önce mahalleye, ardından sokağa, o sokaktaki eve, evdeki odaya, odadaki masaya, masanın üzerinde duran fincana, fincanın kenarında soğuyan kahveye kadar küçüldü parça parça ve tam orada, dünyanın bütün gürültüsünün bir fincanın çevresinde sessizce biriktiği yerde yeniden büyüdü. Bir başka vakit kent çokluğa kavuştu. Gazete parçaları, ilanlar, tren saatleri, kalabalığın ayak sesleri, vitrinler, para, hız ve ışık birbirini örttü, ortada artık bütün halinde görülebilecek bir şehir kalmadı. Su çoğaldı kısaca. Nehir denizi aramaya başladı.
Belki yeni yılın huyu da burada saklı. Daha az emin, daha huzursuz, daha yakından bakan; bir adı gördüğünde hemen ona doğru koşmayan, önce çevresinde hangi seslerin dolaştığını dinleyen, bir heykelin gölgesinde durmak yerine heykelin dibinde toprağı eşeleyen karıncaya, bir kitabın kapağından önce parmaklarda bıraktığı toza, bir şehrin görkeminden önce sabah vakti kepengi açan insanın kolundaki ağırlığa bakan bir göz ve devinimi cümleler. Edebiyatı büyütenin yalnızca büyük sözler olduğuna inanmıyorum ya, ya da hiçbir zaman inanmadım. İnsanların önünde eğildiği isimler, törenlerle anılan kitaplar, doğulan evlere çakılmış levhalar, ölüm yıldönümlerinde tekrarlanan birkaç cümle, bir yazarın çevresinde örülen o güvenli, düzenli, dokunulmaz duvar bir zaman sonra yazının kendi sesini boğabiliyor, boğdu da imdat!
Oysa edebiyat, o meydandan çok uzakta, kimsenin dönüp bakmadığı bir otun rüzgâr çığlığında başlıyor. Kimi zaman güneşin altında terleyen sıradan bir bedenin göğe bakıp süslü sözlerden utanmasında, kapanmış bir odada anahtarın dönmesinde, sofranın çevresinde sessizce kurulan iktidarda, hastalık kapıya dayandığında insanın ötekinin nefesine ne kadar yaklaşabileceğini düşünmesinde, hapis duvarının ardında kâğıda eğilen elde.
Fragmanlar
Şimdi durmak gerekiyor belki. Bir yıl boyunca yürüdükten, karşı kıyıya varmak için köprüler geçtikten, istasyonlarda bekleyip sokakların içinde kaybolduktan, bazı evlerin önünde hiçbir iz bulamayıp başka evlerde artık yaşamayanların nefesini duvarlarda aradıktan sonra ilk hareketin her zaman adım olmadığını kabul etmek gerekiyor. Yürümeden önce bekler. Görmeden önce karanlığa alışır. Uzanmadan önce mesafeyi ölçer. Konuşmadan önce dinler. Belki yeni yolun ilk izi de burada, bütün o taşların, nehirlerin, şehirlerin gürültüsü biraz olsun çekildiğinde geriye kalan seste saklıdır. Nereden geliyor? Bir insandan mı, ağaçtan mı, kuştan mı, denizden mi? Kimin çağrısı? Bana mı sesleniyor, benden önce yürümüş olana mı? Yarının anlamı nerede saklı? Bilmiyorum.
Önce soracağız öyleyse, sık sık, sıskalaşmadan. Fragmanların kısalığında aranacak cevaplar. Her daim yanıtları mı arayacağız? Hayır. Duyacağız, göreceğiz ve okuyacağız. Parça parça sorular, anılar, hatıralar, hatırlamalar. Bazen bir ses, bir nesne, bir hareket, korku, bir bekleyiş, bir görüntü yahut yalnızca köşede sinsice saklanan bir soru. Kısa; çünkü niyet dünyayı birkaç sayfada tüketmek değil, bir noktada durup oradan açılan yolu görmek. Sonra okuyacağız. O küçük parçanın edebiyatta nerede belirdiğini, hangi cümlenin içinde başka bir biçim aldığını, hangi yazarın onu duyduğunu, hangi zamanın ona başka bir anlam yüklediğini arayacağız. Böylece yaşananla yazılan arasında açılan ilk gedik olacak.

İkinci yılın meselesi biraz da bu: edebiyatın büyük adlarından önce onun dünyaya değdiği küçük yerleri bulmak. Ses nasıl çağrı olur, masa nasıl iktidar taşır, yol ne zaman kaçışa dönüşür, hastalık insanı ötekinin bedenine ne kadar yaklaştırır, bir ev nasıl hafızayı saklar, kalabalık nasıl korkuya yahut umuda bürünür? Her soru kendi başına kalmayacak; biri diğerinin suyuna karışacak, önceki ayın izi sonrakinde yeniden görünecek, bir ses başka bir odada yankılanacak, bir yol başka bir korkuya, bir nesne başka bir hatıraya bağlanacak. Belki bir öyküye varacağız, belki bir şiire, yeniden bir şehre. Nehir akmaya devam edecek, fakat bu kez her kıvrımında başka bir parçayı taşıyarak. Ve sonra, o gedikten içeri koşacağız, yeniden yine, yine mi yeniden yoksa, nehrin kıyısına, nehrin kıyısında.
Adsum.


