Otosansürden ‘Başyapıt Sendromu’na: Pulitzer Kurgu Ödülünün Verilmediği Yıllar
Pulitzer Ödülleri, bir ülkenin edebi haritasını tek başına çizen devasa bir kültür otoritesidir. 1917’den bu yana doğrudan Amerikan yaşamının ve toplumunun ruhunu yansıtan başyapıtları onurlandırıyor. Bu yönüyle bir asırdır kıtanın kültürel hafızasını ve edebi kimliğini inşa ediyor.
Pınar Öz
Pulitzer Ödülleri, Amerika Birleşik Devletleri’nde gazetecilik, edebiyat, drama ve müzik alanlarında verilen en prestijli ödüllerden biri. Macar asıllı Amerikalı gazeteci Joseph Pulitzer’in vasiyeti üzerine kurulan ve “Gazeteciliğin Oscar’ı” olarak anılan ödüller, ilk kez 4 Haziran 1917’de verildi.
Adayların Amerikan vatandaşı olmasının şart koşulduğu sistemde, şüphesiz en çok dikkat çeken dal edebiyat oldu. 1917’den 1947’ye kadar “Roman” adıyla verilen, sonrasında öykü derlemelerini de kapsayacak şekilde “Kurgu” ismini alan bu kategorideki eserlerin özellikle Amerikan yaşamını konu alması tercih edildi.

Nobel Edebiyat Ödülü bir yazarın tüm kariyerini ve evrensel vizyonunu onurlandırırken; Pulitzer, spesifik olarak “Amerika’nın ne olduğu” sorusuna yanıt arayan tekil eserleri yücelterek 20. yüzyılın başından bu yana Amerikan edebi kimliğini inşa eden ve yönlendiren güçlü bir kültürel kuruma dönüştü.
New York’taki Columbia Üniversitesi tarafından yönetilen ve her yıl mayıs ayında açıklanan ödüller, günümüzde 23 kategoride dağıtılıyor. Bu kategorilerin 20’sinde kazananlara bir sertifika ve 15 bin ABD Doları veriliyor.
İki aşamalı sistem, mutlak veto yetkisi ve iptal edilen ödüller
Pulitzer Ödülleri’nde kazananı tek bir bağımsız grup belirlemez. Seçim aşaması, eserleri filtreleyen uzmanlardan oluşan jüri ile nihai kararı veren üst kurulun ayrıldığı iki aşamalı, hiyerarşik bir komite sistemi ile işler.
Üst Kurulun yetkileri sınırsızdır. Alt jürinin önerdiği üç adaydan birini seçebilirler, ancak isterlerse listede hiç olmayan başka bir esere de ödül verebilirler. Alt jürilerin önerdiği eserleri ödülün yüksek standartlarına uygun bulmazsa veya kendi içinde bir çoğunluk sağlayamazsa o yıl ödülü “pas geçme” hakkına sahiptir. Bu durum, özellikle Kurgu ve Drama dallarında edebiyat dünyasını sarsan büyük krizlere yol açtı.
Pulitzer tarihinde Kurgu dalında tam 11 kez ödül verilmedi. Hadi bu yıllara birlikte göz atalım.
1917 – Resmi bir aday listesi sunulmadı
Pulitzer Ödülleri’nin dağıtıldığı ilk yıldı. Resmi bir aday listesi sunulmadı. Biyografi ve Tarih dallarında ödül verilirken, kurgu jürisi ve kurulu o yıl yayımlanan hiçbir Amerikan romanının ödülün kurucu tüzüğündeki “yüksek ahlaki ve edebi standartlara” ulaşamadığına karar vererek ilk yılı pas geçti ve ödül vermedi.
1920 – Jüri eserin edebi kalitesini yüksek buldu ancak “kusursuz Amerikan hayatını yansıtmadığı” için reddetti
Jüri üyesi Stuart P. Sherman, Joseph Hergesheimer’ın Java Head adlı eserini ödül için önerdi. Kitap 19. yüzyılda Çinli asilzade bir kadınla evlenen ve onu Amerika’daki son derece muhafazakâr, geleneksel kasabasına getiren Amerikalı bir denizcinin hikâyesini anlatıyordu. Eser, kültür çatışmasını ve kasabanın dışlayıcı tepkilerini işliyordu.
Ancak ödül tüzüğünde geçen ve eserin “Amerikan yaşamının ahlaklı atmosferini sunması” gerektiğini belirten kural jüri içinde krize yol açtı. Sherman, diğer jürilerin uyarısı üzerine romanın bu tanıma uymadığına ikna olarak adaylığını geri çekti.
Jüri, edebi kalitesini yüksek bulmasına rağmen eseri reddetti ve başka bir roman da önerilmeyince, 1920 yılını pas geçtiler.
1941 – Columbia Üniversitesi Başkanı’nın uyguladığı ahlaki sansür ve veto kararı
Alt jüri oybirliğiyle aday olarak Ernest Hemingway‘in İspanya İç Savaşı’nı anlattığı Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanını seçti. Üst kurul da bunu onayladı. Ancak Columbia Üniversitesi Başkanı Nicholas Murray Butler bunu kabul etmedi.
Başkan Butler, o dönem hem Columbia Üniversitesi’nin başındaki mutlak güçtü hem de Pulitzer Kurulunun doğal başkanıydı. Kararı duyduğunda kitabı inceledi ve romandaki gerilla savaşı sahnelerini, cinsellik tasvirlerini ve küfürleri “iğrenç, kaba ve ahlak dışı” buldu.
Üst kurul üyeleri kitabı onaylamış olmalarına rağmen, üniversitenin bu otoriter başkanıyla ters düşmeyi göze alamadılar. Butler’ın baskısına boyun eğerek kararlarından geri adım attılar. Ancak Hemingway’in hakkı olan ödülü başka bir kitaba vermeyi de içlerine sindiremedikleri için 1941 yılını pas geçtiler.
Hemingway bu ödüle, edebiyat tarihinin en kusursuz metinlerinden biri kabul edilen İhtiyar Balıkçı adlı kısa romanıyla 1953’te ulaştı.
1946 – Alt jürinin tür tartışması ve karar alamaması
Alt jüri, II. Dünya Savaşı’nın ertesinde Amerikan toplumunu sarsan üç güçlü aday belirledi:
- Richard Wright – Kara Çocuk (Black Boy): Jim Crow Amerika’nın güneydeki şiddeti, açlığı, kurumsal ırkçılığı ve entelektüel uyanışı çıplak bir dürüstlükle aktaran otobiyografik bir eser.
- Glenway Wescott – Apartment in Athens: Savaşın psikolojik etkilerini derinlemesine inceleyen bir gerilim romanı.
- Dan Wickenden – The Wayfarers: “Amerikan ailesi” mitinin ardındaki sessiz çözülmeyi ve taşra hüznünü kayda geçiren önemli bir eserdir.
Jüri bu üç eserden oluşan kısa listede kendi aralarında uzlaşamadı. Özellikle favori konumundaki Kara Çocuk’un kurgusal bir roman mı yoksa bir anı/otobiyografi mi olduğu konusunda derin bir tür tartışması yaşandı.
Alt jüri ortak bir karara varamayıp bu bölünmüş ve kararsız tabloyu üst kurula sununca, Pulitzer Üst Kurulu da Kurgu kategorisini pas geçti.
1954 – Jüri ve kurulun “başyapıt sendromu” nedeniyle ödül hiçbir esere verilmedi
1954 yılında önemli üç eser yayımlanmıştı.
- Saul Bellow – Augie March’ın Maceraları (The Adventures of Augie March): Bu kitap Amerikan bireyciliğinin en görkemli edebi yapıtlarından biri kabul edildi.
- Ray Bradbury – Fahrenheit 451 (Fahrenheit 451): Distopya edebiyatının başyapıtı. Alt jüri o dönem bilimkurguyu yüksek edebiyat statüsünde görmediği için eseri yarışın tamamen dışında bıraktı.
- J.D. Salinger – Dokuz Öykü (Nine Stories): Amerikan edebiyatının en iyi öykü derlemelerinden biri kabul edilen sarsıcı bir eser.
Jüri masasında bu eserler olmasına rağmen, resmi bir liste çıkaramadı. Ortada bir sansür, anlaşmazlık veya kriz yoktu. Süreç tamamen psikolojik eşiğe takılmıştı. Bir önceki yıl ödülü Hemingway’in İhtiyar Balıkçı eseriyle almasının ardından, üst kurul o yılki adayların hiçbirini yeterince görkemli bulmadı. Güçlü bir konsensüs oluşmadı. Üst Kurul Pulitzer çıtasını aşabilen bir Amerikan romanı bulunmadığına hükmetti.
1957 – Kurul “politik bir otosansür” uyguladı ve ödülü pas geçti
Adaylık jürisi, Elizabeth Spencer‘ın yazdığı The Voice at the Back Door adlı romanı o yılın tartışmasız birincisi seçerek üst kurula sundu. Roman, Amerika’nın Güney eyaletlerindeki derin ırk ayrımcılığını, beyazların üstünlüğü fikrini, linç kültürünü ve siyahi vatandaşların adalet arayışını son derece cesur ve eleştirel bir dille ele alıyordu.
1957 yılı, Amerika’da Sivil Haklar Hareketi’nin alevlendiği, Rosa Parks olaylarının yaşandığı ve ırk geriliminin sokaklara taştığı çalkantılı bir dönemdi. Gazeteciler ve yayıncılardan oluşan Pulitzer Üst Kurulu, siyasi olarak bu kadar radikal bir konuyu işleyen bu romana ülkenin en prestijli ödülünü vermeyi riskli buldu.
Üst Kurul, jürinin kararını reddetti. Toplumsal ve siyasi bir tartışmanın ortasında kalmak yerine Kurgu dalında ödülü iptal etti.
1964 – Jüri eserleri yetersiz ve sıradan buldu
O yıl yayımlanan 90’dan fazla romanı inceleyen jüri, özellikle dört metni ciddiyetle masaya yatırdı:
- John Oliver Killens – And Then We Heard the Thunder: Savaş edebiyatındaki ırksal adaletsizliği ve kurumsal ırkçılığı cesurca anlatan edebi bir başyapıt.
- Sumner Locke Elliott – Careful, He Might Hear You: Çocukluk travmasını ve sınıf çatışmasını incelikle ele alan eser Miles Franklin Ödülü aldı.
- Norman Fruchter – Coat Upon a Stick: Göçmen yalnızlığını, yabancılaşmayı ve geçmişin hayaletleriyle vicdani hesaplaşmayı işliyor.
- May Sarton – Joanna and Ulysses: İnsanın doğayla kurduğu bağ üzerinden varoluşsal iyileşmeyi ve içsel özgürlüğü anlatan lirik bir novella.
Ancak üyeler, masadaki hiçbir kitabın Pulitzer tüzüğünün aradığı seçkin kurgu standardını yakalayamadığı sonucuna vardı.
Üst kurula yazdıkları raporda edebi çıtayı ne kadar yüksek tuttuklarını şu cümleyle gösterdiler: “Hiçbiri, kendisini ‘seçkin kurgu’ olarak tanımamızı talep edecek kadar bizi etkisi altına alamadı.”
Üst kurul da jürinin bu edebi hayal kırıklığına hak verdi ve ödül standartlarını düşürmemek adına 1964 yılında Kurgu kategorisini boş geçti.
1971 – Kurul eserleri “üstün Amerikan romanı” kriterini karşılamadığı için reddetti
Alt jüri, 1971 yılında modern Amerikan edebiyatının kaderini değiştiren üç devasa eseri Üst Kurul’a sundu:
- Eudora Welty – İyimser Babanın Kızı (The Optimist’s Daughter): Hafızayla ve kayıpla yüzleşen bir kadının içsel dünyasını anlatan lirik novella.
- Saul Bellow – Bay Sammler’in Gezegeni (Mr. Sammler’s Planet): İnsanlığın Ay’a ayak basmasıyla simgelenen teknolojik kibirle yeryüzündeki manevi yıkım arasındaki tezatları işliyor.
- Joyce Carol Oates – Pahalı Halk (Them): Amerikan sınıfsal adaletsizliğini, kentsel çürümeyi ve toplumsal öfkeyi çarpıcı bir biçimde anlatıyor.
Üst kurul, jürinin itirazlarına rağmen eserleri “üstün Amerikan romanı” standardını yakalayamadıkları ve yazarların kariyerlerindeki en iyi işleri olmadıkları gerekçesiyle reddetti.
Alt jürinin seçtiği bu üç yazarın ortak noktası, ilerleyen yıllarda edebiyatın mutlak zirvesine tırmanmış olmaları. Saul Bellow aynı yıl Ulusal Kitap Ödülü’nü aldı ve 1976’da Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Amerikan Güneyi’nin anıt yazarı kabul edilen Eudora Welty, 1973 yılında aynı eseriyle gecikmeli bir “telafi” Pulitzer’i kazandı. Joyce Carol Oates ise Ulusal Kitap Ödülü başta olmak üzere sayısız ödüle layık görülerek yaşayan en büyük Amerikan yazarları arasındaki yerini aldı.
1974 – Kurul eseri müstehcen ve anlaşılmaz buldu, ödülü vermedi
1974 yılında edebiyat tarihinin en ünlü skandallarından biri yaşandı. Olayın merkezinde Thomas Pynchon’ın yayımlandığında bir efsaneye dönüşen postmodern romanı Yerçekiminin Gökkuşağı vardı. Alt jüri kitabı okuduktan sonra oybirliğiyle büyülenmiş bir şekilde üst kurula raporlarını sundu. Raporlarında kitabın benzersiz bir deha ürünü olduğunu, Amerikan edebiyatının sınırlarını yeniden çizdiğini belirterek ödülün tartışmasız bir şekilde Pynchon’a verilmesini talep ettiler.
Ancak kurul üyeleri kitabı okumakta zorlandı; eseri “şişirilmiş, aşırı karmaşık, müstehcen ve okunamaz” ilan ederek jürinin kararını ezip geçtiler. Jüri kitabı bir “başyapıt” olarak yüceltirken, üst kurul kitaba tam anlamıyla bir “çöp” muamelesi yaptı.
1974’te Pulitzer Kurulunun ödülü boş geçmesi, edebiyat dünyasında bomba etkisi yarattı. Skandalın büyümesinin temel nedeni, kurulun sadece ödülü vermemekle kalmayıp, dönemin en zeki metinlerinden birini okunamaz ve müstehcen ilan ederek edebi değerini alenen aşağılamasıydı.
Pulitzer reddinden kısa bir süre sonra, roman Amerika’nın diğer dev ödülü olan Ulusal Kitap Ödülü’nü kazandı.
1977 – Kurulun format tartışması: Eseri kısa ve geleneksel kurgudan uzak buldu
Alt jüri, Norman Maclean’in doğa, aile ve nehirde balık avlama tutkusu etrafında şekillenen Bizi Ayıran adlı eserine hayran kaldı ve oybirliğiyle birinci olarak önerdi. Maclean’in küçük bir üniversite matbaasından çıkan eseri, geleneksel ve hacimli bir roman değildi; ortalama 100 sayfaydı.
Üst kurul, kitabın tam teşekküllü geleneksel bir roman olmadığını; kısa bir roman ve peşine eklenmiş iki hikâyeden oluşan bir derleme olduğunu öne sürdü. Eseri fazla kısa, yerel ve geleneksel bir kurgudan uzak buldu ve Amerikan romanı standartlarına uygun bulmadığı için reddetti.
2012 – Kurul ortak bir aday belirleyemedi, oylar eşit kaldı, ödül verilmedi
Alt jüri üç eseri Üst Kurula sundu.
- David Foster Wallace – Soluk Kral (The Pale King): Yazarın intiharından sonra yayımlanan, yarım kalmış olmasına rağmen deha ürünü kabul edilen bir roman.
- Denis Johnson – Tren Rüyaları (Train Dreams): Önce dergide yayımlanmış, ancak on yıl sonra kitap olarak ilk kez basılan sarsıcı bir kısa roman.
- Karen Russell – Bataklık Diyarı! (Swamplandia!): Russell’ınhenüz otuzlu yaşlarının başındayken kaleme aldığı ve büyük ses getiren ilk romanı.
Üst Kurul bu üç eser üzerinde tartışmaya başladığında ilginç bir kutuplaşma yaşandı. Bazı üyeler yazarın ölümünden sonra yayımlanmış yarım bir metne ödül vermeye sıcak bakmıyor; bazıları daha önce bir dergide basılmış kısa bir eseri Pulitzer’e uygun bulmuyor, bir diğer grup ise ilk romanını kaleme alan genç bir yazar için bu ödülün henüz erken olduğunu düşünüyordu.
Oylama turları başladığında, kurul üyelerinin oyları bu üç kitap arasında neredeyse eşit şekilde bölündü ve hiçbir eser kazanmak için gereken çoğunluk barajını aşamadı. Normalde böyle bir tıkanıklıkta beklenen şu olur: Kurul üyeleri kendi aralarında tartışır ve en az destek alan kitabın seçmenleri, ödülün boş geçmemesi adına oylarını diğer iki adaydan birine kaydırarak bir konsensüs oluşturur. Ancak bu uzlaşma sağlanamadı.
Üst Kurul 35 yıl aradan sonra salt çoğunluğu sağlayamadı ve uzun tartışmaların ardından ödülü pas geçti.
Karar ilan edildiğinde edebiyat ve yayıncılık dünyasında kelimenin tam anlamıyla kıyamet koptu. Çünkü 2012 yılı, e-kitapların yükselişe geçip basılı kitap satışlarının dibe vurduğu zorlu bir dönemdi. Yayıncılar ve bağımsız kitapçılar, okurları yeniden mağazalara çekecek can simidi niteliğindeki o meşhur “Pulitzer Sıçraması”nı maalesef o yıl ellerinden kaçırmış oldular.
Verilmeyen ödüllerin bıraktığı miras
Pulitzer tarihindeki bu on bir boşluk, ilk bakışta birer eksiklik gibi görünse de aslında ödülün doğası hakkında çok şey söylüyor. Kimi zaman ahlaki kaygılar, kimi zaman siyasi çekinceler, kimi zaman da “başyapıt” beklentisinin yarattığı psikolojik eşik, dönemin en güçlü eserlerinin önünü kesti. Ne var ki zaman, jürilerin ve kurulların veremediği kararı çoğu kez kendisi verdi: Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Yerçekiminin Gökkuşağı ya da Kara Çocuk gibi kitaplar ödülsüz kalmalarına rağmen edebiyat tarihindeki yerlerini sağlamlaştırdı. Belki de bu yılların asıl öğrettiği şudur: Hiçbir ödül iyi edebiyatın kaderini tek başına belirleyemez; ama ödüllerin verilmediği yıllar bile bir ülkenin edebiyatla kurduğu ilişkinin en çıplak fotoğrafını çeker.


