Dışarıda Bırakılmış Bir Yazarı Merkeze Almak: Suat Derviş Külliyatının Hikâyesi
Fosforlu Cevriye’yi bir pazar tezgahında bulmasıyla başlayan yolculuk, otuzu aşkın kitaplık bir külliyata dönüştü. Serdar Soydan, Suat Derviş’in unutulmuş romanlarını, öykülerini ve mahkeme yazılarını gün yüzüne çıkarırken bir yazarı değil, bir bakıma kendisini de yeniden buluyor. Komünist olduğu için sürgün edilmiş, yazdıklarına “küstürülmüş” bir kalem emekçisinin izinde edebiyatın itiraz etme gücü üzerine konuştuk.
Mürsel Çavuş
Bazı yazarlar, üzerlerine ne kadar eğilirseniz o kadar çoğalır. Suat Derviş de onlardan biri: bir roman yazarı olduğu kadar köşe yazarı, muhabir, tefrika ustası; “helva demeyi de, halva demeyi de bilen” bir Babıali emekçisi.
Serdar Soydan yıllardır bu külliyatın peşinde eski gazete ve dergileri tarayarak yazarın kendi bile adını anmadığı eserleri ortaya çıkardı. Bu yaz İthaki Yayınları’ndan çıkan üç yeni kitapla birlikte Suat Derviş Külliyatı 36 kitaba ulaşmış oldu. Soydan’la Suat Derviş’in kadın karakterlerini, tefrika geleneğinin metinlere bıraktığı izleri ve edebiyatın neden bir “isyan bayrağı” olduğunu konuştuk.

Suat Derviş külliyatının editörlüğünü üstleniyorsunuz. Sizin Suat Derviş ile tanışmanız nasıl oldu?
Suat Derviş’le 2000 senesinde tanıştım. Kadıköy’de, postanenin arkasında pazar günleri kurulan tezgahlarda Fosforlu Cevriye’nin May Yayınları baskısını görmüş ve almıştım. Romanı okuduğumda çok etkilendiğimi, hemen Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ne gidip yazarın diğer kitaplarını edinmek istediğimi hatırlıyorum. Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde, Hiç romanının fotokopisini çektirmiştim. O romanın ana karakteri olan Seza da en az Cevriye kadar etkileyici, hatta çarpıcıydı. Üst üste okuduğum iki güzel eser yazara ilgi duymamı sağladı.
Suat Derviş’in yazarlığı hakkında genel değerlendirmeniz nedir? Okurların bu yazar hakkında özellikle neleri bilmesini önemsiyorsunuz?
Suat Derviş, Babıali emekçisi. O sadece bir roman yazarı değil. Her türde eser vermiş. Köşe yazarlığı da yapmış, muhabirlik de, tefrika yazarlığı da. Bu yüzden Suat Derviş külliyatına dalacakların öncelikle bunu bilmesi gerekir. O helva demeyi de, halva demeyi de bilen, mecraya ve türe göre ürün veren bir yazar. Ancak kendini iyi yetiştirmiş, iki yabancı dil bilen, dünya literatürünü ve gündemini de takip eden biri. Yıllar içinde olgunlaşan bir dünya görüşü, insanlara ve düzene bakışı var. Üstelik kaliteli bir yazarlık kumaşına sahip. Yazdıklarını yaşar kılabiliyor. Sabahları, yataktan çıkmadan yazarmış. Bir ankete verdiği cevapta söylüyordu bunu. Konuşur gibi, düşünür gibi. Daha doğrusu buna özen gösterirmiş. Okuyucuyla karakter ve olay arasına pek girmeden.

Suat Derviş üzerine çalışırken sizi en çok şaşırtan, heyecanlandıran ve zorlayan noktalar neler oldu? Çalışma sürecinizden biraz bahseder misiniz?
Suat Derviş’in kolay bir hayatı olmamış. Komünist olduğu, sisteme muhalif yazılar yazdığı için çok çile çekmiş. 1953-62 arasında, on yıla yakın ülkesinden, dilinden, okuyucularından ayrılmak mecburiyetinde kalmış mesela. Sadece o da değil, kariyerinin çok başında, ta 1930’da da üç senelik bir Avrupa macerası daha var. Kendi içinde tutarlı ve başarılı bu iki macera. Ancak Türkiye’deki kariyerini neredeyse sıfırdan inşa etmeye çalışmış her dönüşünde. Bu yüzden yazdıklarıyla arası açık. Yazdıklarına küstürülmüş de denebilir. Suat Derviş üzerine çalışırken beni en çok şaşırtan ve zorlayan onun yazdığı romanların hangi sene, hangi yayında tefrika edildiklerini hatırlamaması oldu. Verdiği röportajlarda, Behçet Necatigil’e yazdığı mektupta eksik, yanlış bilgiler veriyordu. Yaratımına bu kadar uzak, bigane oluşu sarsmıştı beni. Uzunca bir süre anlamlandıramamıştım bunu. Pek çok gazete ve dergiyi taradım, iyi ki de öyle yapmışım. Çünkü bu sayede onun adını hiç zikretmediği eserlerini de buldum.
Birçok yazarın bilinmeyen eserlerini gün yüzüne çıkarmak için çalışmalar yürütüyorsunuz. Bu yöneliminiz daha çok Türk edebiyatına duyduğunuz ilgiden mi, yoksa kişisel araştırmacı karakterinizden mi kaynaklanıyor?
Sadece Türk Edebiyatı’na değil, Türk Sineması’na, popüler kültüre, müziğe, cinsel ötekilere de ilgi duyuyorum. Evet, araştırmacı bir karaktere sahip olmakla ilgili hepsi. Ama tabii sinema-TV ve edebiyat eğitimi aldım. Bu iki alanda bilgim daha fazla. O yüzden de o alanın eksikleri, müphemlikleri, gri alanları beni ayrı bir cezbediyor.
Günümüzde toplumsal cinsiyet tartışmaları farklı bir noktaya ulaştı. Bu açıdan bakıldığında Suat Derviş’in eserleri bugün okura nasıl bir ses ve içerik sunuyor?
Suat Derviş, az önce de bahsettiğim gibi, karakterleri ile okuyucu arasına girmemeye çalışıyor. Yani okuyucuyu manipüle eden, onun ne hissetmesi, ne düşünmesi, ne yönde bir yargı vermesi gerektiğini önden ya da sonradan söyleyen yazarlardan değil. Bu açıdan kadın karakterleri yahut onların başlarından geçenlerle okuyucuyu baş başa bırakıyor. Okuyucu Suat Derviş’in ekserisi kadın olan ana karakterlerini çok yakından ve kendi mantık, ahlak süzgecinden geçirerek tanıyor.
Ancak cinsiyetinin kadın olması bir yazarı ille feminist yahut kadına, kadınlığa karşı ekstra duyarlı da yapmıyor. Yaşadığı toplumdan, o toplumun normlarından, kabullerinden ayrı düşünülemez insan. İster istemez etkileniyoruz toplumun genel geçer değer yargılarından. Bu etkilenme öyle sinsice, öyle belli belirsiz sızıyor ki yazdıklarımıza… Suat Derviş’in romanları da feminist bir bakışla, değerlendirmeyle ele alındığında, örneğin Çılgın Gibi’de Celile’nin, Hiç’te Seza’nın yahut Hiçbiri’nde Cavide’nin sonları problematize edilebilir. Ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim; Suat Derviş tüm üretimiyle toplumsal cinsiyet çalışmalarına ve tartışmalarına büyük bir kaynak sunuyor.



Suat Derviş’in yarattığı karakterler arasında sizi en çok etkileyen ya da yakın hissettiğiniz isimler hangileri? Neden?
Zehra Toska, Oğlak Yayınları için Suat Derviş’in ilk dönem öykülerinden bir derleme yaparken, hazırladığı dosyaya “Hepimiz Birbirimizin Örneğiyiz” adını vermişti. Suat Derviş’in bir öyküsünde geçiyor bu cümle. Ne kadar doğru. Hepimiz benzer deneyimlerden geçiyor, benzer hayatlar yaşıyoruz biraz yukarıdan, uzaktan bakınca. O yüzden yapısal olarak dertlerimiz aynı. Var olmak, kendi olmak… Bu kadar basit. Ama bazılarımız biraz daha benziyor birbirine. Bazıları biraz daha birbirinin örneği. Suat Derviş’in beni çok etkileyen karakterleri de bana daha çok benzeyenler. Daha doğrusu kendime daha çok benzettiklerim. Hiçbiri romanındaki Cavide, Yeniden Yaşayabilseydik romanındaki Şadan ve Şoför Mustafa’daki Mustafa. Biraz dışarıda kalan, kendisini didik didik eden, hırçın, ürkek karakterler.
Bazı dönem yazarları için “Keşke iyi editörlerle çalışma fırsatı bulabilselermiş.” diye düşündüğünüz olur mu? Suat Derviş’in metinlerini çalışırken sizde böyle bir izlenim oluştu mu?
Oluşmaz mı? Romanların çoğu gazeteler için parça parça yazılmış. Yani bir çatı, sağlam bir yapı kurulsa bile kervan yolda düzülmüş. Öyle olunca pek çok tekrar var metinlerde. Bugünün televizyon dizileri gibi. Okuyucuya hatırlatıyor bazı temaları. Zira okuyucu bir bütün halinde almıyor eseri. Gün gün parça parça okuyor. Tefrika geleneği romanın baş düşmanı. Dahası hızlı yazmak, günü gününe metni yetiştirmek mecburiyeti dile dair bir savrukluğu da beraberinde getiriyor. Mesela Suat Derviş ve ile cümle başlatıyor. Bu kimilerince kural dışı, yanlış bulunsa da bir renktir, bir romanda birkaç tane olabilir. Ama neredeyse her sayfada bir-iki tane ve ile başlayan cümle olduğunu düşünün… Felaket! Suat Derviş’in bilgisayara geçirdiğim, üzerinde çalıştığım ilk romanı Kendine Tapan Kadın’dı. Ve orada mebzul miktarda vardı bu cümlelerden.
Bir yazar üzerine bu kadar yoğun çalışınca ister istemez onunla zihinsel bir yakınlık kuruluyor. Sizde nasıl bir ilişki oluştu? Suat Derviş size bugün ne söylüyor?
Hakkında bu kadar düşündüğüm, çalıştığım yazarlar değil zihinsel yakınlık kurmak, rüyalarıma giriyor. Suat Derviş’i de birkaç kez gördüm rüyamda. Ailenizden, yakın çevrenizden biri gibi oluyor bu yazarlar. Onları taklit ediyorsunuz, onlara benzetiyorsunuz kendinizi bazen.
Ben, bu sene bir roman yayınladım, bilmem biliyor musunuz? Geçen sene kaleme aldığım bu romanda, yazdıklarımı çok sevdiğim Hüseyin Rahmi Gürpınar, Nahid Sırrı Örik ve en çok daha Suat Derviş’in yazdıklarına benzettiğim oldu. Roman çıktıktan sonra bir kopya alıp sanki ilk defa okuyormuş gibi, hevesle okurken, onları satırlara, cümlelerime, anlatımıma nüfuz etmiş bulunca öyle mutlu oldum ki. Sevdiğim yazarlar beni ben yaptı.
İki sene önce bir Instagram paylaşımı yapmışım, geçen gün başka bir şey ararken tesadüf ettim. Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nden bir fotoğraf. Kadrajda bir gazete cildi var. Paylaşırken de şunu yazmışım. “Bilmem ne arıyorum? Ama ne ararsam arayayım, en çok kendimi buluyorum.” Suat Derviş’in eserini gün yüzüne çıkartır, ona, kariyerine, külliyatına dair düşünürken de en çok kendimi buldum diyebilirim. Bana öyle çok şey öğretti ki varlığı ve mücadelesiyle. Bin yaşasın!
Seval Şahin ile birlikte hazırladığınız Başkaldıran Edebiyat / Suat Derviş kitabının arka kapağında, “Bu kitap, dışarıda bırakılmış bir yazarı merkeze alırken, edebiyatın itiraz etme gücünü hatırlatıyor.” diyorsunuz. Bu cümleyi biraz açabilir misiniz?
Evet, edebiyat bir tür itiraz. Var olana, düz gerçeğe itiraz. Kurmaca bir dünya kuruyor, başkaldırıyorsunuz. Hele ki Suat Derviş gibi net bir dünya görüşünüz varsa, başka bir dünya, başka bir düzen için mücadele ediyorsanız kelimeler birer isyan bayrağına dönüşüyor. Bu güzel cümleyi Seval kurmuştu arka kapak yazısında. Ne güzel dile getirmiş. Ataerkil düzende bir kadının yazması, yazabilmesi, kapitalist, üstüne anti-komünist bir sistemde bir komünistin yazması başlı başına mücadele, isyan ve itirazdır.
Suat Derviş külliyatının hazırlık sürecini de anlatabilir misiniz? Seri kaç kitapta tamamlanacak? Daha önce hiç yayımlanmamış ya da gün yüzüne çıkacak metinler bulunuyor mu? Bu seriyle ilgili en büyük hayaliniz nedir?
Allah sizi inandırsın, halen oradan buradan yeni bilgiler, tefrikalar, hikayeler, söyleşiler çıkıyor. Erken Cumhuriyet’in kalem emekçileri birer içerik üreticisi. Bir gazeteye kapılanıyorlar. Gazete günlük diyelim, her gün sekiz, on, on altı, özel günlerde yirmi dört sayfa. Yaz anam yaz. Yaz babam yaz. Tüm o sütunlar doldurulacak. Düşünebiliyor musunuz? Az sayıda insan bir gazete idarehanesinde her türde, her uzunlukla, her nabza göre ayrı şerbetler tattıran içerikler kaleme alıyor. Diyeceksiniz, bunların hepsi basılmalı mı? Tabii ki hayır. Ama içlerinden basılabilecek, bugüne ses veren metinler çıkıyor.
Suat Derviş’in ikisi çok iddialı üç romanı kaldı yayınlanmayan, iki yüze yakın öyküsü var. Pek çok röportajı, söyleşi dizisi var. Mahkeme yazıları var. Adliye muhabirliği de yapmış. Yani en azından bir on cilt daha çıkar. Ha, tabii okuma oranı gitgide düşer, insanlar ekonomik kriz yüzünden kitap almakta zorlanırken bu on cilt ne kadar sürede çıkar, hatta çıkar mı?
İthaki Yayınları’nın hakkını teslim etmeliyim. Tamam, ben araştırdım, yayına hazırladım ama onlar para koydular. Suat Derviş’i en az benim kadar sevdiler ve çoğu eserinin kitaplaşmasını sağladılar. Bugün Suat Derviş külliyatı diyebiliyoruz. Otuzu aşkın kitap okuyucuyla buluştu. Bu İthaki Yayınları’nın inadı, çabası ve inancı sayesinde.

Son olarak eklemek istediğiniz başka bir konu ya da özellikle vurgulamak istediğiniz bir nokta var mı?
Suat Derviş külliyatına üç yeni kitap eklendi bu yaz. Bu üç kitapta aslında beş eser var. Üç Papatyalı Kadın psikolojik gerilimle polisiyenin harmanlandığı bir roman. Suat Derviş’in ikinci Avrupa dönemine dair izler de taşıyor.
Bitmeyen Korku da yine bir psikolojik gerilim polisiye romanı. Üstelik bu defa katilin tarafında Suat Derviş. Bir katilin zihnindeyiz. Bitmeyen Korku’nun devamında Bir Köşede Bir Kadın adlı novella var. Yüksek ateşle yatan, ara ara bilincini kaybeden bir kadın çıkıyor bu defa karşımıza. Kendisini öldürmek isteyenler var etrafında ve onun kolu kanadı kırık, mecalsiz… Suat Derviş’in son dönem eserleri bu üçü. Buhranlı, hezeyanlı, korku dolu metinler. Onun ömrümün son yıllarındaki psikolojisine ışık tuttuklarını düşünüyorum.
Sevdiği Bendim’se 1952-53 senelerinde tefrika edilmiş, yani Avrupa’ya gitmeden hemen önce. Yasak Elma dizisi gibi entrik bir eser. Bir kadının kurduğu bir oyun, o oyuna iştirak etmek zorunda kalan bir başka kadın… İki de erkek var tabii. Ama Suat Derviş öyle ustaca ele almış ki malzemeyi yüzeysel bir melodram değil, derinlikli bir dram koyuyor ortaya. Matbaadan yeni çıkan bu üç kitap Suat Derviş külliyatını ve edebiyatımızı zenginleştiriyor.


