Gazeteden Romana: Tanzimat Dönemi Edebiyatı
Tanzimat Fermanı 1839’da ilan edildi. Tanzimat edebiyatı ise yirmi bir yıl sonra, bir gazetenin ilk sayısıyla başladı. Türkçede roman da tiyatro da eleştiri de önce kitapta değil, gazete sayfasında göründü. Peki bu nasıl oldu, iki kuşak ve üç topluluk bu temelin üstüne ne kurdu?
Mürsel Çavuş
22 Ekim 1860. İstanbul’da, devletten tek kuruş almadan çıkan ilk Türkçe gazetenin ilk sayısı dağıtılıyor: Tercümân-ı Ahvâl. İmtiyaz sahibi Âgâh Efendi, ilk sayılarda başmuharrir İbrahim Şinasi. Gazete altı yıl boyunca 792 sayı çıkacak ve Türk basınının başlangıcı sayılacak.
Şinasi’nin yazdığı “Mukaddime”, bugün okununca bir gazete tanıtımından çok bir edebiyat programına benziyor. Herkesin anlayacağı bir dilde yazılacağını söylüyor, sonra şu beyitle bitiyor:
> Değil mi Tanrı’nın ihsanı akl ü kalb ü lisan / Bu lutfu etmelidir fikr ü şükr ü zikr insan
Akıl, kalp ve dil Tanrı vergisiyse, insan bunları kullanmak zorundadır. Bir gazetenin ilk sayfasında, 1860’ta.
Gazetenin fiziksel hâli de dönemin ölçüsünü veriyor: yalnız pazar günleri çıkıyor, 40 × 55 santimlik tek bir tabakaya basılıyordu. İlgi görünce yirmi beşinci sayıdan sonra boyu küçültüldü, haftada üç güne, sonra beşe, 740. sayıdan itibaren cuma dışında her güne çıktı. Haberler “havâdis-i dâhiliyye” ve “havâdis-i hâriciyye” diye ikiye ayrıldı, altlarında İstanbul ve taşra başlıkları açıldı. Türk basınında ilan ücretlerini her sayıda birinci sayfadan duyuran, haberde kaynak gösteren ve imzalı başyazı geleneğini başlatan gazete de bu oldu.
1860: Edebiyat Gazeteye Taşınıyor

Şinasi Tercümân-ı Ahvâl’de yalnızca altı ay, yirmi dördüncü sayıya kadar kaldı. O altı ayda Türkçeye “tefrika” ve “abone” sözcüklerini kazandırdı; ilk sayıdaki “Tefrika” makalesinin ardından da Batılı anlamda ilk Türk tiyatro eseri olan Şair Evlenmesi’ni, kendi adını koymadan, gazetede bölüm bölüm yayımladı.
Buradaki ayrıntı önemli: oyun sahnelenmek için değil, okunmak için çıktı. Türkçede tiyatro, seyirciden önce aboneyle tanıştı.
Bu programın nereden geldiğini anlamak için Şinasi’nin on yılına bakmak yeterli. Doğum yılı bile kesin değil; kaynaklarda 1824 ya da 1826 olarak geçer. Babası, 1829’da Şumnu kuşatmasında şehit düşmüş bir topçu subayıydı. Şinasi Tophane kalemlerinde yetişti, orada Arapça öğrendi, Müslümanlığı kabul etmiş bir Fransız subayından Fransızca ve Batı edebiyatı zevki aldı. 1849 Nisanında devlet bursuyla Paris’e gitti; maliye eğitimi için yollanmıştı ama Silvestre de Sacy ailesinin, Ernest Renan ve Littré’nin çevresine girdi, Lamartine’in meclisine devam etti. İlk kitabı Tercüme-i Manzûme 1858–1859 yıllarında çıktı.
Yani Türkçede gazeteciliği başlatan kişi, Paris’te şiir meclislerine girip çıkmış bir maliye öğrencisiydi.
Şinasi 1861’de ayrıldı, on üç ay matbaa kurup harf döktürdükten sonra kendi gazetesi Tasvîr-i Efkâr’ı 27 Haziran 1862’de çıkardı. Gazetenin yayımlanmasından dört ay sonra kapıdan genç bir memur girdi: Namık Kemal.
1859–1872: Roman Türkçeye Nasıl Girdi?
Türkçenin ilk romanı hangisidir? Soru, lise kitaplarında göründüğü kadar net değil.
İlk adım bir çeviriyle atıldı: Yusuf Kâmil Paşa’nın Fénelon’dan çevirdiği Telemak. Çevirinin 1859’da yapıldığı, kitabın 1862’de basıldığı yazılır; metnin roman sayılıp sayılmayacağı ise tartışılır.
Telif tarafında öne çıkan isim Şemseddin Sâmi. 1872’de İstanbul’a gelip Matbuat Kalemi’nde çalışmaya başlayan, Hadîka gazetesinde yazan Sâmi, Türk edebiyatının ilk telif romanı kabul edilen Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat’ı yayımladı. Ama yıl konusunda kaynaklar ayrışıyor: 1872, 1873 ve 1875 tarihlerinin üçü de karşımıza çıkıyor. Nedeni basit; roman önce gazetede tefrika edildi, kitap olarak sonra basıldı. Tefrikanın başladığı tarihi mi, cildin çıktığı tarihi mi esas alacağınıza göre cevap değişiyor.
Yani “ilk roman” sorusunun cevabını bulanıklaştıran şey, dönemin kendi üretim biçimi. Edebiyat tarihinin dönemlere ayrılışına toplu bir bakış için Türk Edebiyatının Dönemleri ve Önemli Eserleri yazımıza göz atabilirsiniz.
Şemseddin Sâmi roman türüne bir daha dönmedi. Ömrünü sözlüğe verdi; 1900’de Kāmûs-ı Türkî’yi yayımladı, 18 Haziran 1904’te öldü.
1873: Bir Oyun, Otuz Sekiz Ay Sürgün

Nisan 1873’te Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre adlı piyesi Gedikpaşa’daki Osmanlı Tiyatrosu’nda sahnelendi. Oyunun ardından çıkan olaylar sırasında gazeteler kapandı, yazarlar sürüldü. Kemal, Kıbrıs’ta Magosa’ya gönderildi; ilk gecesini Topçular Kışlası’nın zindan odasında geçirdi.
Sürgün otuz sekiz ay sürdü. Gazeteciliği orada bitti, edebiyatı orada başladı.
Magosa’da Âkif Bey’i yazdı, İstanbul’da müsveddesini bıraktığı Gülnihal’i bitirdi, Zavallı Çocuk ile Kara Belâ’yı kaleme aldı, Celâleddin Hârizmşah’a başladı. İlk romanı İntibah’ı ve ünlü edebî tenkitlerini de orada yazdı. İntibah 1876’da, önce Son Pişmanlık adıyla yayımlandı; ilk tarihî romanımız sayılan Cezmi 1880’de çıktı.
Kemal’in tiyatroya bakışı bir cümlede toplanır: “Tiyatro cihanın aynıdır.” Oyunu ibret alınacak bir levha sayar, en faydalı eğlence olarak tarif eder. Mukaddime-i Celâl ile Türkçede ilk kez tiyatronun kuramını yaptı. Dönemin sahne hayatını merak edenler için Tanzimat ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu (1839-1908) iyi bir başlangıç.
Oyunlarının malzemesi de çoğu zaman yaşadıklarıydı. Çocukluğunda dedesiyle gittiği Kars’ta binicilik ve cirit öğrenmişti; Cezmi’deki cirit sahnesi oradan geliyor. Vatan yahut Silistre’nin asker kıyafetine girip sevgilisinin peşinden cepheye giden kahraman kızı ise Kırım Muharebesi günlerinde Kars’ta kulaktan kulağa dolaşan bir hikâyeden.
Bugün üzerinde uzlaşılan bir hüküm var: Namık Kemal’in asıl yeniliği şiirde değil, nesirde. Cümleye getirdiği hareketlilik ve tasvir gücü, Servet-i Fünun’a kadar birkaç kuşağa örnek oldu.
1874: Türkçenin İlk Büyük Edebiyat Kavgası

Kavganın iki tarafı birbirine yabancı değildi. Namık Kemal, Ziya Paşa ile 1860’ta tanışmış, ertesi yıl eski ve yeni kuşaktan şairlerin toplandığı Encümen-i Şuarâ’ya ikisi birlikte girmişti. Haftada bir Hersekli Ârif Hikmet’in evinde buluşuyorlardı.
Ziya Paşa 1868’de Hürriyet gazetesinde “Şiir ve İnşâ” makalesini yayımlamış, Osmanlı’nın asıl şiirinin halk şiiri olduğunu savunmuştu. Altı yıl sonra, 1874’te divan şiirinden derlediği Harâbât antolojisinin birinci cildini çıkardı; ikinci ve üçüncü ciltler 1875’te geldi.
Magosa’daki Namık Kemal bunu bir dönüş saydı ve Tahrîb-i Harâbât ile Tâkîb-i Harâbât’ı yazdı. Türkçede bir edebiyat tartışması ilk kez bu ölçekte, iki kitap boyunca sürdü.
Tartışmanın bugüne kalan tarafı şu: Tanzimat yazarları ne yapacaklarında anlaşıyor, neyi bırakacaklarında anlaşamıyordu. Divan şiirinin dizelerinin bugün hâlâ dolaşımda olması da bunu gösteriyor; Türk Şiirinin En Çok Alıntılanan Dizeleri listemizde bunun izi sürülebilir.
1875: “Hâce-i Evvel” ve Tefrikanın Gücü
Ahmet Mithat Efendi, Tanzimat edebiyatının en üretken ve en çok okunan ismi. 1873’te, Genç Osmanlılar’la ilgisi olmadığı hâlde Rodos’a sürüldü; üç yıl süren sürgünde çocuklar için bir medrese kurdu, ders verdi, ilk romanlarını orada yayımlamaya başladı.
Dönüşünde 1878’de Tercümân-ı Hakîkat’i çıkardı. Gazete, basın tarihimizin en uzun ömürlü yayınlarından biri oldu. Roman ve hikâye külliyatı ise tek başına bir kütüphane: Letâif-i Rivâyât dizisi 1870–1893 arasında yirmi beş kitap sürdü; Hasan Mellâh (1874), Felâtun Bey ile Râkım Efendi (1875), Paris’te Bir Türk (1876), Müşâhedât (1891) bunların arasında.
Felâtun Bey ile Râkım Efendi, Tanzimat romanının klasik karşıtlığını kurar: Batı’yı yalnız kıyafet ve eğlence olarak alan Felâtun ile çalışarak öğrenen Râkım. Aynı karşıtlık Tanzimat romanında defalarca geri gelecek.
Ahmet Mithat’ın asıl mirası, okuru kazanma biçimi. Bilimsel merakı, macerayı ve polisiyeyi Türkçeye tefrika yoluyla taşıdı. Bu damarın devamı Türk Edebiyatında Polisiye Romanlar ve Cinler, Hayaletler ve Canavarlar Türk Fantastik Romanı Tarihi yazılarımızda sürüyor. Yazar 28 Aralık 1912’de, fahrî olarak ders verdiği Darüşşafaka’da öldü.
1888–1896: İkinci Kuşak ve Alafranga Alay
İkinci kuşakla birlikte edebiyatın derdi değişti. Sâmipaşazâde Sezâi 1888’de Sergüzeşt’i yayımladı. Roman, bir konakta büyüyen câriye Dilber’in gözünden esareti anlatıyor; yazar hürriyet kavramına girdiği için sıkı takibe alındı. Sezâi’nin 1890’da çıkan Küçük Şeyler’indeki gerçekçi tasvirler, kendisinden sonraki Servet-i Fünun kuşağını belirledi.
Recâizâde Mahmud Ekrem ise “sanat sanat içindir” diyenlerin başındaydı. 1896’da yayımlanan Araba Sevdası, Tanzimat sonrası İstanbul’unda türeyen alafranga tiplerle alay etmek için yazıldı. Romanın kahramanı Bihruz Bey, Fransızcasıyla, arabasıyla ve yanlış anladığı aşkıyla bir kuşağın karikatürü. Eser, gerçekliğe ayırdığı yer ve romantik edebiyat anlayışını eleştirmesiyle ilgi gördü.
Buradan sonrası artık Servet-i Fünun’dur. Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu’su, Sezâi’nin açtığı yoldan yürüyecek.
Dönemin Haritası: Kuşaklar ve Topluluklar
Tanzimat edebiyatı tek parça değil. Ders kitaplarında dönemin içinde iki kuşak, hemen ardından da birbirini izleyen üç topluluk sayılır. Sıraya koyalım.
Tanzimat’ın Birinci Kuşağı (1860–1876)
Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi. Hepsi aynı anda gazeteci. Edebiyatı okuru değiştirmenin aracı sayarlar: toplum için sanat. Dilin sadeleşmesini savunur, hürriyet ve vatan gibi kavramları Türkçeye bu kuşak sokar. Romandan tiyatroya, makaleden eleştiriye bütün türleri aynı anda denemeleri de buradan gelir; yapacak çok iş vardır, uzmanlaşacak vakit yoktur.
Tanzimat’ın İkinci Kuşağı (1876–1896)
1876’dan sonra siyaset sertleşince edebiyat içe döndü. Recâizâde Mahmud Ekrem, Abdülhak Hâmid Tarhan, Sâmipaşazâde Sezâi ve Nâbizâde Nâzım bu kuşağın adları. Recâizâde’nin benimsediği görüş açıkça başkadır: sanat sanat içindir. Vatan şiirinin yerini ölüm, tabiat ve metafizik kaygılar alır; Recâizâde’nin oğlu Nijad’ın ölümü üzerine yazdığı Nijad Ekrem bunun en bilinen örneği.
Bu kuşağın mirası bir tartışmayla devredildi. 1895 sonlarında Recâizâde ile Musavver Ma‘lûmât dergisinin başındaki Mehmed Tâhir arasında, kafiyenin göz için mi kulak için mi olduğu üzerine bir kavga çıktı. Dergi, Recâizâde’nin Şemsâ adlı hikâyesini izinsiz yayımlayınca iş büyüdü. Recâizâde cevaplarını, öğrencisi Ahmed İhsan’ın çıkardığı başka bir dergide yayımlamaya başladı: Servet-i Fünûn.
Servet-i Fünun / Edebiyat-ı Cedide (1896–1901)
Servet-i Fünûn, 1891’de Ahmed İhsan Tokgöz’ün çıkardığı fen ağırlıklı bir dergiydi. Recâizâde, öğrencisi Tevfik Fikret’i derginin yazı işlerinin başına getirtti ve dergi 7 Şubat 1896 tarihli 256. sayısından itibaren edebiyat dergisine dönüştü.
Kadro hızla toplandı: Tevfik Fikret, Halit Ziya Uşaklıgil, Cenab Şahabeddin, Mehmed Rauf, Hüseyin Cahit. Tanzimatçıların sosyal fayda anlayışını bırakıp “sanat sanat içindir” dediler, örnekleri Fransız edebiyatıydı. Halit Ziya sonradan Kırk Yıl’da bu topluluğun belli bir görüş etrafında değil, âdeta rastgele toplandığını yazacaktı.
Dergi 1901’de kapatıldı, topluluk dağıldı.
Fecr-i Âti (1909–1912)
1908’de II. Meşrutiyet ilan edilince sansür fiilen kalktı ve birkaç yıl içinde iki yüzden fazla dergi ve gazete çıktı. Ortaya çıkan metinlerin çoğu siyasiydi. Buna tepki duyan gençler Hilâl gazetesinin idarehanesinde toplandı; ilk toplantı 20 Mart 1909’da yapıldı.
Topluluğa ad ararken Ahmed Hâşim Sînâ-yı Emel’i önerdi, Faik Âli’nin teklifi Fecr-i Âti kabul edildi. Başkanlığa en yaşlı üye olarak otuz dört yaşındaki Faik Âli getirildi. 25 Mart 1909 tarihli Servet-i Fünûn’da çıkan kısa haberde, sanatı “şahsî ve muhterem” saydıkları duyuruldu; bu cümle topluluğun sloganı olarak kaldı.
Beyannâme bir yıl sonra, 24 Şubat 1910’da yine Servet-i Fünûn’da yirmi bir imzayla yayımlandı. Altında Ahmed Hâşim, Refik Halid Karay, Hamdullah Subhi Tanrıöver gibi adlar vardı. Çıkaracaklarını söyledikleri dergi ise hiç çıkmadı; topluluk birkaç yıl içinde dağıldı.
Milli Edebiyat (1911’den sonra)
Son halka Selanik’ten geldi. Manastır’da Hüsn ve Şiir adıyla çıkan dergi Selanik’e taşınıp Genç Kalemler adını aldı. 11 Nisan 1911’de yayımlanan sayıyla “yeni lisan” hareketi başladı: Arapça ve Farsça kurallardan arınmış, konuşulan Türkçeyle yazmak. Kadroda Ömer Seyfeddin, Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp vardı.
Elli bir yıl önce Şinasi’nin Tercümân-ı Ahvâl’de açtığı sade dil tartışması, böylece bir programa dönüştü.
Peki Bu Kitaplar Bugün Okunur mu?
Dürüst cevap: hepsi değil. Tanzimat romanının bir kısmı bugün edebiyat tarihi belgesi olarak değerli, roman olarak zorlu. Araya giren yazar sesi, uzun nasihatler ve tesadüfe yaslanan kurgular çoğu okuru yorar.
Ama bence üç metin bu kuralın dışında duruyor. Araba Sevdası, mizahı hâlâ işleyen bir roman; Bihruz Bey’i bugünün sosyal medyasına koysanız tanırsınız. Sergüzeşt, konusunu küçültmeden anlatır ve kısa. Şair Evlenmesi ise bir oturuşta biten, tek perdelik bir komedi.
Tanzimat edebiyatının asıl başarısı zaten tek tek romanlarda değil. Kırk yılda Türkçe; roman, tiyatro, eleştiri, makale ve gazete dilini aynı anda kurdu. Cumhuriyet’in edebiyat dili bu temelin üstüne oturdu; o hikâyeyi Yerlileşme ve Halklaşmaya Dönüş: Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı yazımızda anlatmıştık.
Nereden Başlamalı?
- Bir oturuşta bitirmek isterseniz: Şair Evlenmesi. Tek perde, tanıdık bir görücü usulü meselesi ve Türkçede sahne dilinin ilk hâli.
- Roman okumak isterseniz: Araba Sevdası. Tanzimat romanının en az eskiyen metni.
- Dönemin derdini anlamak isterseniz: Sergüzeşt. Esaret meselesini roman kahramanının gözünden okutur.
- Tarihe merakınız varsa: İntibah ve Cezmi. İkisi de bir sürgün hücresinin ürünü.
Tanzimat yazarları için edebiyat, kendi başına bir amaç değildi; okuru değiştirmenin yoluydu. Şinasi’nin 1860’ta sorduğu soru da aslında buydu: akıl, kalp ve dil varsa, insan bunlarla ne yapacak?
Kaynaklar
- TDV İslâm Ansiklopedisi – Tercümân-ı Ahvâl
- TDV İslâm Ansiklopedisi – Şinâsi
- TDV İslâm Ansiklopedisi – Nâmık Kemal
- TDV İslâm Ansiklopedisi – Ahmed Midhat Efendi
- TDV İslâm Ansiklopedisi – Şemseddin Sâmi
- TDV İslâm Ansiklopedisi – Recâizâde Mahmud Ekrem
- TDV İslâm Ansiklopedisi – Sâmipaşazâde Sezâi
- TDV İslâm Ansiklopedisi – Ziyâ Paşa
Diğer dosyaları okumak için tıklayın.


