İçeriğe atla

Geceleri Sessizdir Tahran Shida Bazyar

İnceleme

Künye

YazarShida Bazyar
ÇevirmenGül Gürtunca
Yayıneviİthaki Yayınları
ISBN9786052657591
Orijinal AdıNACHTS IST ES LEISE IN TEHERAN
Orijinal DiliAlmanca
ÜlkeAlmanya
TürüKurgu
Yayın TarihiŞubat 2016
Türkçe Baskı2026
Sayfa Sayısı216
Ebat13,5 x 21
Okuma Süresi~5 sa 30 dk (tahmini)
YazanYasemin Kaya

Edebiyat Haritasında

Paylaş
Bu kitaptan bir alıntı kartı oluşturBeğendiğin cümleyi kapaklı bir görsele dönüştür, paylaş.

Shida Bazyar’ın 2016 tarihli ilk romanı, Ruth Martin’in İngilizce çevirisiyle bu yıl Uluslararası Booker Ödülü kısa listesine girdi. Türkçede on yıl önce Gül Gürtunca çevirisiyle Hep Kitap’tan çıkan kitap, İthaki Yayınları etiketiyle yeniden raflarda.

Yasemin KAYA

“Geceleri Tahran sessiz. Gündüz ise gürültülü. Evde herkes yüksek sesle konuşuyor, önemsiz şeylerden bahsederken sesleri yükseliyor, önemli şeylerden bahsederken de yükseliyor. Yüksek sesle gülüyorlar, birbirlerine seslenirken bağırıyorlar.”

Shida Bazyar’ın ilk romanı Geceleri Sessizdir Tahran, 1979 İran Devrimi’nden başlayarak bir ailenin otuz yıla yayılan hikâyesini anlatıyor. Bazyar bunu siyasi bir kronolojiyle değil, devrimin bir evin içinde ve kuşaklar arasındaki ilişkilerde bıraktığı izlerle kuruyor. Genç komünistler Behsad ve Nahid, şaha karşı yürütülen mücadeleye daha adil bir düzen kurulacağı umuduyla katılır. Şahın devrilmesinin ardından İslamcılar iktidarı ele geçirip sol muhalefeti bastırmaya başlayınca bu umut yıkılır. İzleyen yıllarda artan baskı, çifti iki küçük çocuklarıyla birlikte İran’dan kaçıp Batı Almanya’ya sığınmaya zorlar.

Roman, İran’dan ayrılmanın hikâyesinden çok bu ayrılığın yıllar içinde bir aileye ne yaptığını anlatıyor. Behsad ile Nahid için Almanya’daki hayat uzun süre geçici kalır; asıl hayatları geride bıraktıkları yerde sürüyormuş gibi dönmeyi beklerler. Ancak bekleyiş uzadıkça nerenin ev olduğu hissi de değişir. Orada doğmuş olsalar bile Lale ve Mu için İran, anne babalarının özlediği ülkeyle aynı yer değildir. Böylece göçmenlik tek bir kuşağın yaşadığı kopuş olmaktan çıkıyor, her kuşağın başka türlü taşıdığı bir mirasa dönüşüyor.

Bir Aile, Dört Ses

Roman dört ana bölüm ve kısa bir sonsözden oluşuyor. Anlatıcı her bölümde değişirken zaman da on yıl ilerliyor: 1979’u Behsad, 1989’u Nahid, 1999’u Lale, 2009’u ise Murad (Mu) anlatıyor. Sonsözde söz ailenin en küçük çocuğu Tara’ya geçiyor. Bazyar arada kalan yılları ayrıntılı biçimde anlatmıyor; her anlatıcı ailenin geçmişine başka bir yerden bakıyor ve önceki bölümde okuduklarımızın anlamını da değiştiriyor. Behsad’ın 1979’da içinde bulunduğu devrim, Nahid’in anlatısında geride bırakılmış bir hayata; Lale ile Mu’nun bölümlerinde ise kendilerinin yaşamadığı ama sonuçlarıyla büyüdükleri bir aile tarihine dönüşüyor. Geçmiş aile içinde değişmeden aktarılmıyor, onu devralan kişinin deneyimiyle yeniden kuruluyor. Dört sesin ayrımı Gürtunca’nın çevirisinde de duyuluyor, özellikle Mu’nun anlatıcı olduğu bölümde.

Shida Bazyar, 1988’de İranlı bir ailenin çocuğu olarak Almanya’da doğdu; Hildesheim’da yaratıcı yazarlık okudu. Geceleri Sessizdir Tahran onun ilk romanı, 2016’da Ulla Hahn Ödülü’nü aldı. Bazyar, Booker’ın sitesinde yayımlanan söyleşide romanın otobiyografik olmadığını, asıl istediğinin anne babasının hikâyesini anlamak olduğunu söylüyor. Ebeveynlerinin İran’daki siyasi hayatlarını, direnişlerini ve Almanya’ya kaçışlarını öğrenmek için onlarla saatler süren görüşmeler yapmış; ailelerin çocuklarına anlatmadığı, en fazla yarım bıraktığı şeyleri konuşabilmek için “araştırma” adı altında bir çerçeveye ihtiyaç duyduğunu belirtiyor. Yazarken 2009 protestolarının bastırılışına ait videoları, Humeyni’nin sürgünden dönüş fotoğraflarını ve devrimin ilk günlerinde zorunlu başörtüsüne karşı çıkıp müttefikleri tarafından yalnız bırakılan kadınların görüntülerini incelemiş. Romandaki aile Bazyar’ın ailesinin bire bir karşılığı olmasa da otobiyografik öğeler içeriyor.

Kitap, Almanca aslının yayımlanmasından sekiz ay sonra Gül Gürtunca’nın çevirisiyle Hep Kitap’tan çıktı. İngilizce okurlar ise neredeyse on yıl bekledi. Ruth Martin önce Bazyar’ın 2021 tarihli ikinci romanını çevirdi; ilk roman ise 2025 yılında İngilizceye çevrildi. Türkiye’de on yıl önce çevrilmiş roman bu kez İthaki Yayınları etiketiyle yayımlandı, yine Gürtunca’nın çevirisiyle.

Devrimden Sürgüne

Romanın ilk bölümünde Behsad, devrimi henüz nasıl sonuçlanacağı belli olmayan bir mücadelenin içinden anlatıyor. Bazyar, İran’ı devrime götüren siyasi iklimi uzun uzadıya vermiyor; o iklimin içinde yaşayan birinin gördüğü kadarıyla okuyoruz. Şah devrilmiştir ancak yerini nasıl bir yönetimin alacağı belli değildir. Genç bir komünist olan Behsad, arkadaşlarıyla birlikte daha adil bir düzen kurulacağına inanır. Fakat şaha karşı birlikte mücadele eden grupların yolları kısa sürede ayrılır; İslamcılar güç kazanırken sol gruplar yasaklanmaya ve ortadan kaldırılmaya başlar:

“Devrimin ilk günlerinde duvara yazılan sloganların üzerine mollaların resimleri ve sloganları yapıştırılmış. Kahrolsun Amerika sloganı her yerde. Kahrolsun mollalar sloganı her gün yeniden yazılıyor ama çok geçmeden üzerine bir şeyler yapıştırıyorlar. Devrimden sonra Ayetullah Humeyni’nin resimlerini gitgide daha fazla görüyoruz, her gün daha fazla grup yasaklanıyor, kayıplara karışıyor.” (s.31)

Duvarlardaki sloganların sürekli silinip yeniden yazılması, iktidar mücadelesinin nasıl yön değiştirdiğini gösterir. Behsad ile Nahid’in daha iyi bir gelecek için katıldıkları devrim, İslamcıların sol muhalefeti bastırmasıyla onlar için doğrudan bir tehdide dönüşür. Çift, iki çocukları da doğduktan sonra İran’dan ayrılır. Roman bu kaçışı doğrudan anlatmaz; Behsad’ın 1979’daki anlatısından Nahid’in 1989’daki anlatısına geçerken aradaki yılları atlar. Geride kalan aile üyeleri ve arkadaşlarının uğradığı kayıplar, ikisinin kurtulmuş olmanın rahatlığından çok suçluluk duymasına yol açar.

Batı Almanya’da devrimin sokaktaki hareketliliğinin yerini bekleyiş alır. Behsad ile Nahid, zamanlarının büyük bölümünü radyonun başında, İran’da saklanmak zorunda kalan arkadaşlarından haber bekleyerek geçirir. Almanya’daki hayatlarını kalıcı görmez, bir gün İran’a döneceklerine inanırlar. Ancak yıllar geçtikçe bu geçici hayat uzar; çocuklar büyürken anne babalarının neden ülkelerinden ayrılmak zorunda kaldığını tam olarak bilemezler:

“Bir yaşındaki bir çocuğa neden pılınızı pırtınızı toplayıp ülkeyi terk ettiğinizi de açıklayamazsınız. Hatta çocuklar üç ya da altı yaşına geldiğinde de bunu onlara açıklayamazsınız, diye geçiriyorum içimden, altında çocukların oturduğu ve hala o kıllı köpeği sevdikleri ağaca bakarken.” (s. 59)

Nahid’in Almanya’daki hayatını yalnızca ülkesini kaybetmesi değil, toplumsal konumunun değişmesi de belirler. İran’da eğitimli ve politik bir kadınken burada dili yeterince bilmeyen bir göçmen olarak görülür. Alman arkadaşları onun çok okumuş olmasına şaşırır, eğitimini ve aile içindeki yerini sorgular. Bu yaklaşım, Nahid’in kendisini kurduğu yeni hayatın bir parçası olarak görmesini daha da zorlaştırır.

Bölüm boyunca dönüş umudu gündelik nesnelere ve küçük hesaplara bağlanır. Fıskiyeli havuzun başında oturan Alman kızlarını izlerken Nahid, Lale o yaşa gelene kadar Humeyni’nin öleceğini, her şeyin düzeleceğini ve İran’a döneceklerini düşünür. Sosyal yardım kurumunun verdiği mutfak masası kırılmadan önce döneceklerine inanır. İran’da yarım bıraktığı edebiyat eğitiminin yerine, dönüşte işine yarayacağını düşündüğü ekonomi ya da siyaset bilimi okumaya karar verir. “Ne zaman döneceğiz?” sorusu aklından çıkmazken otuz yaşından sonra üniversiteye başlaması, geçici sandığı hayatın giderek kalıcı hale geldiğini gösterir.

Aynı bölümde Alman komşusu Ulla, Nahid’e bir kitap getirir. Nahid, “zavallı Amerikalı kadın, kötü İranlı koca, aralarında kalan küçük kız” diye özetlediği kitabı bir magazin dergisine benzetir ve uzun süre okumaz. Sonunda Ulla’nın hatırı için eline alır ve uzun zaman sonra ilk kez harflerin arasında kaybolur. Adı verilmese de hikâyeden bunun Betty Mahmudi’nin Kızım Olmadan Asla‘sı olduğu anlaşılıyor. Ulla’nın niyeti iyidir ama seçtiği kitap İran’a ne kadar dar bir çerçeveden baktığını da gösterir: İranlı bir kadına, Amerikalı bir kadının kötü İranlı kocasından kaçışını anlatan bir roman vermek, teşbihte hata olmazsa, bir Türk’e Geceyarısı Ekspresi‘ni önermeye benziyor. Öte yandan Nahid’in küçümsediği bu kitap sayesinde okuma zevkini yeniden hatırlaması, sahneyi basit bir kültürel yanlış anlama olmaktan çıkarıyor.

Göç edebiyatında, ait olunan dünyanın dışına çıkmanın yarattığı yabancılık sıkça karşımıza çıkar. Bazyar da kitabında, Behsad ile Nahid’in bilmedikleri bir dil ve kültür içinde giderek nasıl edilgenleştiğini gösteriyor. Çocuklar ise Almancaya ve gündelik hayatın kodlarına anne babalarından çok daha hızlı hâkim oluyor. Bu, aile içindeki rolleri de değiştiriyor: kendi ülkelerinde dünyayı değiştirmeye çalışan anne baba, yeni ülkelerinde çocuklarının kendilerinden rahat hareket ettiği bir düzenin yabancısına dönüşüyor. Göçle birlikte kaybedilen yalnızca geride kalan memleket olmuyor; yetişkin olma kapasitesi de aşınıyor.

Çocukların Gözünden İran

1999’da söz ailenin en büyük çocuğu Lale’ye geçer. Dört yaşında ayrıldığı Tahran’a annesi Nahid ve küçük kız kardeşi Tara’yla birlikte giden Lale, ülkeyi ancak çocukluğundan kalan birkaç görüntüyle hatırlar. Bazı yerler ve insanlar ona tanıdık gelse de ailesinin ülkesinde kendini yabancı hisseder. Farsçayı güçlükle konuşması hem yakınlık duyduğu hem de tam olarak ait olamadığı bu yerdeki konumunu açıkça gösterir:

“Etrafımdaki herkes bana bakıyor, benimle konuşuyor, söylediklerimi dinliyor. Sordukları sorulara cevap verme cesaretini bulduğumda, yarım yamalak Farsçamı anlamak için ansızın susuyorlar. Bu arada, gösterilen ilginin benimle bir alakası yok, tamamen annem ve babamla ilgili.” (s. 108)

Lale’nin Tahran yolculuğu kolay bir eve dönüş ya da köklerini bulma hikâyesine dönüşmüyor. Ailesinin geçmişi, kadınların dünyası ve anne babasının eski arkadaşları hakkında çok şey öğreniyor; ancak bunlar Tahran’ı onun için bir yuvaya çevirmiyor, tersine anne babasının geçmişiyle kendi hayatı arasındaki mesafeyi daha net görmesini sağlıyor. Ziyaret 1999’daki öğrenci protestolarına denk gelir. Böylece Lale yalnızca anne babasının bıraktığı İran’ı değil, onların ayrılmasından sonra büyüyen kuşağı da tanır. İslami yönetim dışında başka bir düzen görmemiş gençlerin değişim istemesi, İran’ın anne babasının anılarında donup kalmadığını da gösterir.

“Nima bir an duraksıyor; ardından, “Burada okumak artık mümkün değil,” diyor. Tüm bunları fısıldayarak değil de yüksek sesle söylemesi tuhafıma gidiyor. Demek ki yüksek sesle söylenen sözlerden korkmaz olmuşlar. Bunun nedeni belki de her şeyin yasaklanmış olması ya da belki insanlar zaten korkabilecekleri kadar korkmuşlar.” (s.150)

Bu yolculukta Nahid’den neredeyse hiç söz edilmemesine hayıflandım doğrusu. Yıllardır beklediği dönüşü nihayet yaşayan kadına dair elimizde, Lale’nin duyduğu içten bir kahkaha dışında bir şey yok. Belki Bazyar böylesine ağır bir karşılaşmayı kızının gözünden anlatarak hafifletmek istemiştir. Yine de romanın en çok merak uyandıran anı, en az anlattığı an oluyor.

On yıl sonraki bölümün anlatıcısı olan Murad’ın, yani Mu’nun, İran’la bağı Lale’ninkinden zayıftır. Almanya’da arkadaşı Tobi’yle sıradan bir üniversite öğrencisi hayatı sürer, siyasete fazla ilgi duymaz. 2009’da Almanya’daki öğrenciler eğitim koşullarını ve öğrenim harçlarını protesto ederken İran’da cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından çok daha ağır sonuçları olan gösteriler başlar. Mu, iki ülkedeki öğrencilerin karşı karşıya olduğu koşulların aynı olmadığını ilk kez fark eder. Tahran sokaklarında kendi yaşıtlarını gördükçe, anne babasının yıllardır beklediği değişimin ne anlama geldiğini düşünmeye başlar:

“23 yıl boyunca anne babanın değişimi beklemelerini izledikten sonra, şimdi her an bir şeyler olabilir, bir şeyler değişebilir diye geceleri uyanıp televizyonu açtığından bahsetme. Üstelik 23 yıl boyunca hiçbir şey, kayda değer hiçbir şey değişmemesine rağmen, her gün hiç ses çıkarmadan haberleri izlemek zorunda kalmış olmamıza rağmen… Şimdi ansızın yirmi üç yaşındaki diğer gençler her yerdeler, Tahran sokaklarında, internet sayfalarında, hatta RTL’de. Ve kafamın içinde.” (s.169)

Behsad ile Nahid’in radyodan takip ettiği İran, Mu’nun karşısına televizyon ve internet görüntüleriyle çıkar. Ekranda gördüğü gençlerin kendisiyle aynı yaşta olması, İran’daki gelişmeleri uzak bir ülkenin haberleri olmaktan çıkarır. Mu, anne babasının geçmişiyle ilk kez kendi hayatı üzerinden bağ kurar ve küçük kardeşi Tara’yla birlikte gösterilere katılmaya başlar.

Lale ile Mu’nun aile geçmişine yaklaşma biçimleri birbirinden farklı kurgulanmış. Lale, Tahran’a giderek çocukluk anılarını bugün yaşadığı hayatın yanına koyuyor. Mu ise güncel protestoları ekranlardan izleyerek anne babasının yaşadıklarını anlamaya başlıyor. Lale’nin anlatımında anılar, aile ilişkileri ve Tahran’daki gündelik hayat öne çıkarken Mu’nun bölümü daha genç, daha savruk bir dille yazılmış; Gürtunca bu farkı Türkçede de duyuruyor. Anlatıcıların değişmesi, çocukların anne babalarından aynı geçmişi devralmış olsalar bile onunla aynı ilişkiyi kuramadıklarını gösteriyor.

Dönmek, Mümkün mü Artık Dönmek?

Romanın üç sayfalık sonsözünde anlatıcı Tara olur. Hangi yılda geçtiği belirtilmeyen bu bölümde Tara artık yetişkindir. Telefonlara peş peşe gelen mesajlardan İran’daki rejimin sona erdiği ve yıllardır ülkeye dönemeyenlerin önündeki engelin kalktığı anlaşılır. Roman boyunca İran’dan gelen haberler kayıp, baskı ve yeni protestolarla ilgiliyken bu kez telefon ekranlarını kutlama mesajları doldurur:

“Telefonlarımızı açıyoruz. Mesajlar, bildirim sesleri arka arkaya geliyor…Eğer hâlâ evdeyseler, havaalanına doğru çoktan yola çıkmadılarsa tabii.” (s.214)

Bu sahne, roman boyunca değişen haber alma biçimlerinin son halkası. Devrim Behsad’ın bölümünde duvar yazılarında, Nahid’in bölümünde radyoda, Mu’nun bölümünde televizyon ve internette çıkmıştı karşılarına. Tara ise İran’daki değişimi telefonundan öğreniyor. Ailenin yıllardır beklediği haber ilk kez bir kaybı değil, geri dönüş ihtimalini getiriyor.

Sonsöz bence romanın en tartışmalı bölümü. Önceki bölümlerde devrimin ve sürgünün aile üzerindeki etkileri uzun yıllara yayılarak anlatılırken rejimin sona ermesi birkaç görüntü ve haberle geçiliyor. Behsad ile Nahid’in havaalanına doğru yola çıktığının ima edilmesi, yıllardır süren bekleyişi bir anda bitiriyor. Oysa sürgünde geçen yılları, kaybedilen insanları ve çocukların İran’la kurduğu farklı ilişkileri tek bir siyasi değişimin ortadan kaldıracağı düşüncesi doğrusu bana pek inandırıcı gelmedi. Sonsözü bu yüzden gerçekçi bir çözümden çok, ailenin yıllardır kurduğu dönüş hayalinin gerçekleşmiş hali olarak okudum. Lale’nin bölümünde olduğu gibi burada da roman, doruk noktası olabilecek anı anlatmak yerine geçiştiriyor.

Benim aklımda en çok kalan sahne ise Behsad’ın annesinin, evde bulunmasınlar diye kitapları bahçedeki ateşe attığı kısım oldu. Bölümde, devrimden sonra aralarında Sadi ve Hâfız’ın da olduğu pek çok yazarın kitabının sakıncalı bulunduğu anlatılır. Tıpkı şah döneminde hapis yatan, sürgüne giden Şamlu’nun kitaplarının devrimden sonra da yasaklanması gibi. Annesinin ateşe attıkları arasında, Behsad’ın çok sevdiği Şamlu’nun dizeleri de vardır:

“Tuhaf zamanlar bunlar sevgilim, aşktan bahsedip etmediğini anlamak için nefesini kokluyorlar.”

Tuhaf zamanlar bitmiyor.

Bu kitabı

Bu kitabın geçtiği yer, zaman veya kişilere dair öneride bulunmak ister misiniz? Üye girişi yapın.

Alıntı Kartı

Bu kitaptan bir cümleyi güzel bir görsele dönüştür

Beğendiğin cümleyi yaz; kapaklı premium kartı indir, WhatsApp ve sosyal medyada paylaş.

Paylaş:

Alıntıyı Bookinton’a eklemek için üye girişi yap

Okur Alıntıları

Bu kitaptan alıntılar

Bu kitaptan henüz alıntı eklenmemiş. Yukarıdaki karttan ilk alıntıyı sen paylaş!

Bunun gibi kitapları kaçırmayın

Her sabah günün kitabı, her pazartesi haftanın seçkisi. Sadece okumaya değer olanı.

Gönderim sıklığı

Çift onaylı kayıt · KVKK uyumlu · tek tıkla çıkış

İthaki Yayınları kitapları

Benzer Kitaplar

Değerlendirme Yazın