İçeriğe atla

Bir Kadın Annie Ernaux

İnceleme

Künye

YazarAnnie Ernaux
ÇevirmenYaşar Avunç
EditörŞirin Etik
YayıneviCan Yayınları
Geçtiği Dönem1900 – 1986
ISBN9789750760594
Orijinal AdıUne femme
Orijinal DiliFransızca
ÜlkeFransa
TürüRoman
Söyleşi-
Türkçe BaskıNisan 2023
Sayfa Sayısı64
İmla☺️ İyi
Çeviri☺️ İyi
Okuma Süresi~1 sa 30 dk (tahmini)
YazanHalenaz Ekmekçiler

Edebiyat Haritasında

Bu kitaptan bir alıntı kartı oluşturBeğendiğin cümleyi kapaklı bir görsele dönüştür, paylaş.

Bir Kadının Ardında Bıraktığı Anne: Annie Ernaux'un Bir Kadın'ı Üzerine

Annie Ernaux, Bir Kadın'ın son sayfasında kendi kitabına dair belki de en isabetli tanımı yapar: Bu metin “ne bir yaşamöyküsü ne de bir roman, belki edebiyat, sosyoloji ve tarih arasında bir şey” (s. 64). Bu cümle, kitabı okuma biçimimizi baştan belirler. Çünkü Ernaux burada yalnızca ölen annesinin ardından bir ağıt yazmaz. Bir kadının hayatını, o hayatı biçimlendiren sınıfsal koşulların, dönemin ahlak düzeninin ve nesiller arası bir kopuşun içine yerleştirerek anlatır. Kitabın daha ilk sayfalarında yazarın kendisi de niyetini açık eder: En doğru şekilde yazmayı umduğu şey “aile ile toplumsalın, mit ile tarihin kesiştiği noktada” durmaktadır (s. 17). Bir Kadın'ın asıl gücü, tam da bu iki katmanı, yani bir annenin bireysel portresiyle bütün bir kadın kuşağının toplumsal yazgısını aynı anda taşıyabilmesinde yatar.

Bir Kadının Gözünden Bir Başka Kadın

Ernaux'un anlatısını benzerlerinden ayıran ilk şey, bakışın kendisidir. Bu; bir kızın annesine baktığı, ama aynı zamanda bir kadının bir başka kadını, üstelik olduğu kadının içinden çıktığı kadını gördüğü bir metindir. Yazar bunu hastanede annesinin çıplak, savunmasız bedenini gördüğü anlarda en çıplak haliyle dile getirir. Annesinin bacaklarını çekmiş, cinsel organı görünür halde uyuduğunu gördüğünde ağlamaya başlar, “çünkü o annemdi, çocukluğumdaki aynı kadındı” (s. 58). Bu bakış hiçbir zaman nesnel bir gözlemcinin bakışı değildir. Ernaux annesini yazarken bir yandan da kendini yazdığının farkındadır. Kitabın son satırlarındaki “Olduğum kadını, bir zamanlar olduğum çocukla bir araya getiren onun sesi, sözleri, elleri” ifadesi bu iç içe geçmeyi özetler (s. 64). Anne öldüğünde yazarın kaybettiği yalnızca annesi değil, kendi geldiği dünyayla arasındaki son bağdır.

Bu kadın merkezli bakış, kitabın en dokunaklı ve en cesur bölümlerini de mümkün kılar. Ernaux annesinin bedeninden, yaşlanmasından ve nihayet bunama sürecinde yeniden bir çocuğa, hatta bir bebeğe dönüşmesinden çekinmeden söz eder. Bir kadının bir başka kadının bedensel varoluşuna bu kadar yakından bakması ve bunu ne yücelterek ne de tiksinerek yapması, edebiyatta hâlâ nadir görülen bir dürüstlüktür.

Yoksulluk ve Eğitimsizlik: Çıkılan Nokta

Annenin ne yaptığını anlamak için önce nereden çıktığını görmek gerekir. Ernaux'un annesi 1906'da Normandiya'da küçük bir kasabanın kırsalında, altı çocuğun dördüncüsü olarak doğar (s. 18). Aile, yazarın deyimiyle “kabile gibi” yaşayan, yarı köylü işçilerden oluşan bir topluluktur (s. 22). Bu dünyada eğitim bir hak değil, bir lükstür. Anne, mevsimlik işlere ve erkek kardeşlerinin durumuna göre devamsızlık yaptığı bir bucak okuluna gider ve on iki buçuk yaşında okulu bırakır (s. 21). Ernaux bunu tek bir cümleyle özetler: Eğitim, “hiçbir istek uyandırmadan onun üzerinden geçivermiş” (s. 21).

Bu eğitimsizliğin bir kader olduğunu, kitabın en sarsıcı ayrıntılarından biri gösterir. Yazarın büyükannesi ilkokulu birincilikle bitirmiş, öğretmen olabilecek bir kadındır, ama ailesi köyden ayrılmasına izin vermemiştir (s. 18). O dönemde aileden uzaklaşmanın felaketle sonuçlanacağına inanılır. Yani engel yalnızca yoksulluk değil, aynı zamanda kadının yerinin evi ve köyü olduğunu söyleyen bir zihniyettir. Ernaux bu kuşaklar arası yoksunluğu, evi çekip çeviren bilgilerin anneden kıza aktarıldığı ama kendisinde durduğu gözlemiyle bağlar: “Yüzyıllardır anneden kıza aktarılan bu bilgiler sıra bana gelince durdu; ben sadece bu bilgilerin arşivcisiyim” (s. 19). Bu cümle, kitabın bütün meselesini bir düğüm gibi içinde taşır. Bir zincir kırılmıştır ve kitap tam da bu kırılmanın hikâyesidir.

Dönemine Göre ‘Farklı’ Bir Kadın

Ernaux'un annesi, içine doğduğu koşulları olağan sayan biri değildir. Kitabın belki en önemli tespiti, bu kadının bulunduğu konuma başkaldıran, “sadece bu konuma göre yargılanmayı reddeden” biri oluşudur (s. 23). Zenginler karşısında sık sık yinelediği söz bir teslimiyet değil, bir meydan okumadır: “Bizim onlardan aşağı kalır yanımız yok” (s. 23). Bir işçi kadın için o dönemde bu, sıradan bir cümle değildir.

Bu başkaldırı önce kendini genç bir kadının hayatlarını daraltan ahlak baskısına karşı verdiği ince mücadelede gösterir. Annenin gençliği, bir işçi kızın “kendini koyuvermesi” halinde başına geleceklerden, artık istenmeyen kız olmaktan kaçınma çabası içinde geçer (s. 24). Kadınların davranışları üzerinde "sürekli ve doğal bir gözetim" uygulanan bir kasabada, “gençliğinin tadını çıkarma” isteği ile "parmakla gösterilme" kaygısı arasında bir denge kurmak zorundadır. Bu dengeyi de kendine bir formül bularak sağlar: “İşçi ama saygın” (s. 23). Bu kısacık ifade, dönemin bir kadına dayattığı imkânsız denklemi gösterir. Hem çalışacak hem özgür olacak, hem de saygınlığını koruyacaktır.

Farklılığı asıl belirginleştiren şey ise annenin hırsıdır. Bir fabrika kızı olmakla yetinmeyi reddeder ve kendine layık gördüğü tek serüvenin, kendi dükkânını açmanın hayalini kurar (s. 27). 1931'de kocasıyla birlikte Lillebonne'da bir kafe-bakkal açtıklarında, işi asıl yürüten odur. Ernaux bunu tereddütsüz söyler: “Çiftin ticari kararlarını annem verdi” (s. 27), “…parayı yöneten oydu” (s. 32). Bu, kadının ekonomik olarak kocasına bağımlı olmasının beklendiği bir dönemde önemli bir tersine dönüştür. Baba işçi olarak çalışmaya devam ederken, işletmenin beyni ve iradesi annedir. Dahası anne kendini sürekli dönüştürür. Konuşmasını düzeltir, “kocam” yerine “eşim” der, giyimine dikkat eder, artık kimsenin onu “taşralı bir kız” olarak görmemesini ister (s. 28).

Bilgiye ve Yükselmeye Duyulan Açlık

Annenin dönemine göre en çarpıcı yanı, eğitimden mahrum kalmış biri olarak eğitime ve bilgiye duyduğu neredeyse dinsel saygıdır. Ernaux, annesinin özen gösterdiği tek nesnenin kitap olduğunu, kitaplara dokunmadan önce ellerini yıkadığını yazar (s. 37). Onun için yükselmek, her şeyden önce öğrenmek demektir: “İnsan zihnini donatmalı” der ve ona göre “bilgiden daha güzel hiçbir şey” yoktur (s. 37). Bu açlık, ansiklopediye ihtiyaç duyacak kadar donanımsız kalmış bir kadının hikâyesinde daha da dokunaklı hale gelir. Ernaux, annesinin Van Gogh'un kim olduğunu söyleyebilmek için ansiklopediye başvurmak zorunda kaldığını, büyük yazarların yalnızca adlarını bildiğini not eder (s. 40).

Bu noktada annenin ekonomik ve eğitim düzeyi düşünüldüğünde başardığı asıl şey ortaya çıkar. Sahip olmadığı her şeyi kızına vermeye adar kendini. Ernaux'u devlet okuluna değil özel okula gönderir (s. 34). En büyük arzusu, yazarın deyişiyle, “bana kendisinin vaktiyle sahip olmadığı şeyleri vermekti” (s. 34). Kırılmaz yazı tahtasından okul gereçlerine kadar her şeyi eksiksiz sağlamaya çalışırken söylediği söz, bir annenin sınıf atlama arzusunu en yalın haliyle açığa vurur: “Senin ötekilerden aşağı kaldığını düşünmelerini istemem” (s. 34). Bu, kendisi için başaramadığı yükselmeyi kızının bedeninde ve zihninde gerçekleştirme çabasıdır. Ernaux'un bir yazar, bir Nobel ödüllü olarak varlığı, aslında annenin bu sessiz projesinin ürünüdür.

Yükselmenin Bedeli: Anne ile Kız Arasındaki Uçurum

Kitabın en dürüst ve en acı verici tarafı, bu sınıf atlamanın bir bedeli olduğunu gizlememesidir. Anne kızını kendi dünyasından çıkarmak için didinir, ama kız o dünyadan çıktıkça anneden de uzaklaşır. Ernaux ergenliğinde annesinin kabalığından, tavırlarından utandığını, özellikle de ona ne kadar benzediğini hissettiğinde bu utancın büyüdüğünü itiraf eder (s. 40). Anne artık ona destek olamayan, kitaplarla dolu yeni bir dünyada onu savunmasız bırakan biri haline gelir (s. 41).

Bu kopuşta iki kadın birbirinin dilini kaybeder. Ernaux amfide Platon dinlerken annesi sabahtan akşama kadar patates ve süt satmaktadır (s. 42), ve bu eşitsizliğin farkındadır. Annenin başkaldırısıyla kızınki de artık aynı anlama gelmez. Kız için isyan, toplumsal değerleri ve parayı küçümsemektir, anne içinse başkaldırının tek anlamı vardır: Yoksulluğun reddi, yani çalışmak ve diğerleri kadar iyi olmak (s. 41). Annenin kıza yönelttiği o sitem, iki dünya arasındaki uçurumu tek bir cümlede toplar: “Seni on iki yaşında fabrikaya koysak böyle olmazdın. Mutluluğunun değerini bilmiyorsun” (s. 42). Ernaux, kızını kendi sınıfına düşman gibi gördüğü anlar olduğunu bile yazar. Sınıf atlama burada bir zafer değil, hem kazanç hem de yara olarak resmedilir.

Bedenin ve Cinselliğin Sansürü

Bir kadının gözünden yazılmış olması, kitaba cinsellik ve beden konusunda özel bir keskinlik kazandırır. Annenin gençliğinde genç kızların cinsel özgürlüğü düşünmesi bile ‘mahvolmakla eşdeğer’dir (s. 39). Bu ketumluk kuşaktan kuşağa aktarılır. Anne kızına cinsellik hakkında hiçbir şey söylemez, çünkü o dönemde merak “zaten ahlaksızlığın başlangıcı” sayılır (s. 39). Ernaux, ilk kez regl olduğunu söylemenin sıkıntısını, annesinin bir ped uzatırken kızarışını anlatır (s. 39). Anne, kızının büyüyen bedeninden, memelerinden ve kalçalarından âdeta bir tehdit olarak korkar (s. 39). Burada Ernaux, kendi annesini bir an için kızlarını sünnet ettiren annelerden ayırt edemediğini söyleyecek kadar ileri gider (s. 40). Anne kızını korumak isterken, aynı zamanda onun bedenini ve arzusunu da denetlemektedir.

Bunama, Ölüm ve Yazının Etiği

Kitabın son bölümü, güçlü ve ışıltılı kadının bir bunama hastasına dönüşünü anlatır. Ernaux, bu ana gelmeyi ne kadar geciktirdiğini de saklamaz, çünkü annenin “dünyada bir yer işgal ettiği hikâyesi” burada sona erer (s. 55). Ama tam da bu çöküş anlatısında yazarın etik tavrı en çok belirginleşir. Ernaux annesini ne acındırır ne de yüceltir. Onu tekerlekli sandalyeye bağlanmış, dişlerini kaybetmiş, parmaklarıyla yemek yiyen haliyle bile bir özne olarak görmeyi sürdürür. Çevredekiler annenin bir an önce kurtulmasının daha iyi olacağını düşünürken, Ernaux yalın bir cümleyle direnir: “Ama o yaşamak istiyordu” (s. 61).

Bütün bu anlatının neden yazıldığı sorusuna kitap kendi içinde cevap verir. Ernaux, annesinin almaktan çok vermeyi seven biri olduğunu söyledikten sonra sorar: “Yazmak da bir verme biçimi değil midir?” (s. 64). Kitabın kendisi, ömrü boyunca kızına vermiş bir kadına yazarın geri verebildiği tek şeydir. Ve bu geri veriş, annenin hayatını “kelimeler ve fikirlerle yönetilen dünyada” bir yere yerleştirmek anlamına gelir (s. 64), yani annenin en çok istediği o dünyaya, kızının dünyasına, onu nihayet dahil etmektir.

Sonuç

Bir Kadın, dar bir aile anlatısı gibi başlar ama giderek bir sınıfın, bir kuşağın ve bir kadınlık halinin tarihine dönüşür. Ernaux'un başarısı, annesini hem eşsiz bir birey hem de “aslında her kadının hikâyesi” olarak aynı anda görebilmesidir. Yoksullukla ve eğitimsizlikle çevrelenmiş bir kadının, bu çemberi kendisi için tam kıramasa da kızı için kırmayı başardığı bu hikâye, sevginin ve sınıfsal hırsın nasıl iç içe geçtiğini gösteren ender metinlerden biridir. Kitabın son cümlesi, kişisel bir kaybı toplumsal bir kopuşa bağlayarak bütün bu anlamı kapatır: “Geldiğim dünyayla aramdaki son bağ da koptu” (s. 64). Ernaux annesini yazarak o bağı, en azından kâğıt üstünde, yeniden kurar.

Bu kitabı

Bu kitabın geçtiği yer, zaman veya kişilere dair öneride bulunmak ister misiniz? Üye girişi yapın.

Alıntı Kartı

Bu kitaptan bir cümleyi güzel bir görsele dönüştür

Beğendiğin cümleyi yaz; kapaklı premium kartı indir, WhatsApp ve sosyal medyada paylaş.

Paylaş:

Alıntıyı Bookinton’a eklemek için üye girişi yap

Okur Alıntıları

Bu kitaptan alıntılar

Bu kitaptan henüz alıntı eklenmemiş. Yukarıdaki karttan ilk alıntıyı sen paylaş!

Bunun gibi kitapları kaçırmayın

Her sabah günün kitabı, her pazartesi haftanın seçkisi. Sadece okumaya değer olanı.

Gönderim sıklığı

Çift onaylı kayıt · KVKK uyumlu · tek tıkla çıkış

Annie Ernaux’dan diğer kitaplar

Can Yayınları kitapları

Benzer Kitaplar

Değerlendirme Yazın